9.5.19

Notre Dame Yangini, Burada Olmamasi Gereken Bir Yazi, Emege Saygi, vs vs

Spordan çıkmış eve yürüyordum, Notre Dame’ı gördün mü diye mesajlar yağmaya başladı.

6 yıl tam zamanlı Paris’te yaşayıp birkaç yıl önce Ukrayna ve sonra da İsviçre’de bulunduktan sonra şu an hayatımı Paris ve Bern arasında geçiriyorum. O esnada Bern’deydim. Paris’teki evimden her sabah Seine nehrine koşarım, Ledru Rollin caddesinin sonunda Austerlitz köprüsüne vardığımda kafamı sağa çevirince her sabah 800 yıldır orada duran katedralin ihtişamına hayranlıkla bakar ve ne şanslı olduğumu düşünürüm. Haberi aldığımda yine bir köprü ve nehir üzerindeydim ve kafamı kaldırıp gözlerimle Notre Dame’ı aradım. 

Eve koşup TV’yi açınca gördüğüm korkunç yangın görüntüleri lafın gelişi değil gerçekten canımı acıttı.
Parisliler genelde Paris’ten şikayet ederler ama başka yerde de yaşayamazlar. Birbirleriyle hemen her konuda ters düşseler, metroda basit şeylerden her defasında büyük tartışmalar çıksa da zor anlarda kenetlenmelerini hep hayranlıkla hatta itiraf edeyim kendi doğup büyüdüğüm topraklarda olmadığı için biraz da iç çekerek izledim.

Geçtiğimiz yıllarda Paris çok kötü olayları arka arkaya yaşadı, Charlie Hebdo katliamı, koşer market katliamı, 13 Kasım (Bataclan konseri ve kafe terasları) katliamları, bu kış birbiri ardına yanan binalar... Sonradan kendime ev edindiğim şehrin bütün acıları oradayken de uzaktayken de canımı yaktı.
Notre Dame yangınını çaresizce seyreden Parislileri görünce yine aynı kenetlenmeyi gördüm.
Hotel de Ville’in önünden gözlerini ayırmadan, herkes “yaşlı hanımın” ayakta kalma mücadelesini izliyordu.
Her şehrin ve o şehrin insanlarının ister istemez hayatlarının parçası olan semboller vardır. Biz İstanbullular o sembollerden öyle çok yitirdik ki Parislileri en iyi biz anlarız sanki. Notre Dame da sadece Paris’in katolikleri için anlamlı olan bir tarihi yapı değil, Fransız seküler tarihiyle de pek çok önemli anın tanığı olmuş bir yapıt, Fransız devriminden Paris’in nazi işgalinden kurtuluşuna, General De Gaule’e (tartışmalı)suikast girişimine kadar. Benim için dayanılmaz sıcak yaz günlerinde, serinliğine sığınıp sıralarında kitap okuduğum katedralin tüm Parisliler için ve hatta tarihe, sanata, mimariye meraklı tüm dünya insanları için elbette başka başka anlamları vardı. 

Yangının başlamasıyla, katedralin yakınındaki binalar boşaltıldı ve Île de la Cité’de yaşayan Parislilere evlerinde kalamayacakları söylendi. Elinde gecelik çantasıyla yangın yerinden ayrılmaya gönlü elvermeyen bir kadın “komşum zor durumda, onu bu halde nasıl bırakıp kendi rahatımı düşünürüm” diyordu, katedralin önünden ayrıl(a)mayan bir başka Parisli ise neden orada olduğu sorulduğunda “çünkü ona veda ediyorum” diyordu. Yapanların anısına saygıdan yeniden inşa edilmesinin doğru olmadığını düşünenler ile tam tersine 800 yıldır ayakta duran bu tarihi baş yapıtı gelecek nesillerden esirgeyemeyiz mutlaka onarmalıyız diyen Parisliler işte yeniden ama bu kez usul usul tartışmaya başlamışlardı bile.  
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, merakla beklenen ve sarı yeleklilerin taleplerine cevap vermesi öngörülen ulusa sesleniş konuşmasını iptal edip olay yerine koştuğunda, Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo da oradaydı ve katedralin içindeki eserlerin önemli bir kısmının kurtarılması operasyonunu Paris itfaiyesi ile beraber yürütüyordu. Olay esnasında her kafadan bir ses çıkarken, Paris itfaiyesinin nasıl olup da yangına daha efektif müdahele edemediği sosyal medyada hararetli tartışmalar yaratırken itfaiyenin bu zor görevi yerine getirmekte olduğunu biz ertesi gün öğrenecektik. Sarı yelekliler, Macron’un konuşmasından zaten mühim bir şey beklemiyorduk derken bir kısım daha sarkastik Fransızlar “şanslı piç” yine zaman kazandı yorumu yapıyordu. 
Macron, canlı yayında Notre Dame’ı 5 yılda eski haline getireceklerinin sözünü verirken uzmanlar ise Reims katedralinin tadilatının 20 yıldan fazla sürdüğünü, yangınla etrafa saçılan zehirli maddelerin temizlenmesinin bile 2 yıl alabileceğini söylüyorlardı.

Gece ilerledikçe ve yangın söndürülemedikçe “yaşlı hanıma” veda etmek isteyen Parisliler hep bir ağızdan Ave Maria’yı söylemeye başladılar, ekran karşısında hepimize dokunan bu zarif “eşlik” ertesi gün yerini büyük Fransız şirketlerin yüklü bağışları ile normal insanların küçük de olsa gönüllerinden kopan bağışlarıyla katedralin onarılması için bir seferberliğe dönüştü. 600 milyon euro’dan fazla bağış toplanırken bu defa da şirketlerin bu bağışları vergilerinden düşebilecekleri için aslında ceplerinden bir şey çıkmadığı tartışmaları başladı. 

Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu romanını yazarken, karısıyla problemler yaşadığı çok mutlu olmadığı bir dönem olduğu hakkında bir röportaj dinledim, Hugo, kendisine sipariş edilen gotik roman için Notre Dame romanını kurgularken roman ortaçağda geçiyor olmasına rağmen aslında yaşadıkları anın gelişmelerinden esinlenmiş. Katedral yanarken haklı olarak Hugo ve yapıtının (katedralin yanı sıra) diğer baş karakteri olan Quasimodo’ya yapılan referanslar internette dünyanın dört yanında paylaşıldı, yangının ertesi günü ise Notre Dame’a saygınlığını geri kazandıran Hugo’nun ünlü romanı, kitap sitelerinde en çok satanlar listelerine girmişti bile.

Yangından 2 gün sonra Paris’teydim. Sarı Yeleklilerin 23. Cumartesi gösterileri nedeniyle katedralin etrafı sıkı korunmaya alınmış ve Île de la Cité’ye giden köprüler kapatılmıştı. Parislilerin, “ışıklar şehrinin” en zarif sembollerinden olan katedrallerine sanki incinmesinden korkarcasına şefkatle baktıklarını izledim. Evden çıkıp yürüyerek Austerlitz köprüsüne varınca uzaktan aynı ihtişamıyla hiçbir şey olmamış gibi görünen eski dosta bir kez daha hayranlıkla baktım ve canı yanmasın diye ben de Parisliler gibi şehrin kaldırımlarında yumuşak adımlarla yürüdüm

22.1.17

Hadi Ben Kaçtım, Yine Gelirim

Ben geldim. Herkesi göremedim, görebildiklerimi öptüm, kokladım, sarıldım, oh be amma da özlemişim, Piko göbüşünü açtı, açık göbüşüne kafamı koydum uyuduk. Kavga ettim (çağrı merkezi labirentlerinde) sigortacılarla, yatacak yeri yok onların, (ekran karşısında) vekillerle (utanmıyor musunuz koca insanlar aaaa ne ayıp), (yüz yüze) taksicilerle (yok yok sizde izan, insanlık kalmamış, ne ayıp)
Ben dönüyorum şimdi. Öpüp koklayıp özlediklerime doyamadım. Ben gidip de siz kaldığınızda, her patlama çatlama olduğunda kalbim yerinden çıkacak yine ya, tek tek binalar, tümüyle ülke çökerken saçınızın teline bile değecek her tozdan zaten endişeliyim de şimdi bir de ay kediciklerle köpüşleri besliyorlar diye manyağın biri bulaşmasa bari diye yeni bir endişe edindim.
Çünkü bölündük çok bölündük de, kar altında kalan köpüşlerle kedilere ceketlerini verenler, üzerlerine battaniye örtenler, kapılarını açanlar, yemeklerini paylaşanlarla bunları yapanlara saldıranlar olarak bölüneceğimiz de aklıma gelmezdi hani.
Yine de köpüşlerle kedilerin yanında olanlar çok oldukça kazanacağız. Elimiz kuvvetli, arkamızda koooskoca sokak kedi ve köpüşleri ordusu var. Birbirimize yeteriz. Yeter ki yan yana duralım.
Hadi ben gittim, yine gelirim, sokak köpüşlerinin başlarını seven elleriniz dert görmesin. Öptüm

26.8.16

Komşuluk Müessesesi




10 günlük bir Türkiye seyahatinden döndüm. Seyahatin daha ilk gününde henüz tanışmadığımız yazlık komşularından "burada köpek gezdirmek yasak bilader" azarı işitmiştik. Sebep? Hayır yani cidden soruyorum, neden yasak? Kim yasakladı? Hop siz kimsiniz? Bir kendinize geliniz. Mersi

Yani Türkiye'de değişen bir şey yoktu. Komşuluk ilişkileri hooop Bilader argümanı üzerinden yürüyordu. Aman kibar davranmayalım enayi sanırlar prensibi olduğu yerde semirerek duruyordu. Herkes herkesin kim olduğunu biliyor muydu, çünkü bilsindi.

İsviçre'ye vardım. (Sevgili blog evet seni biraz ihmal ettim, ihmal ettiğim sıralarda ben İsviçre'ye taşındım). Posta kutumda bir mektup. Elle yazılmış, adımıza yazılmış. Karşı binada 3.katta oturan yaşlıca çift tarafından oraya bırakılmış.

2 sayfa, epey uzun ama kısaca şöyle;

"Sevgili yeni komşularımız, biz karşı binada oturan komşularınız Bay Bıdıbıdı ile Bayan Bıdıbıdı, henüz sizlerle tanışmadık ama birer kadeh içip tanışmayı çok isteriz. 15 yıldır bu mahallede yaşıyoruz ve burayı çok seviyoruz. Umarız siz de bizim kadar seveceksiniz. Eğer sizi rahatsız etmezsek bir ricamız olacak. Fotoğrafta ve krokide görünen (evet elle çizilmiş bir kroki de var) dış cephedeki lamba tam yatak odamıza denk geliyor, rica etsek saat 24'ten sonra o lambayı söndürmeniz mümkün olur mu? En son gittiğimiz hiking tatilinden bir foto da ekliyoruz. Hiking severseniz mutlaka tavsiye ederiz"

Bir uçakla dünyalar arası seyahat sadece 2 saat 20 dakika. Siz de yapabilirsiniz. THY ile Zürih'e bir uçak bileti almanız yeterli. Sağlıcakla kalınız.

18.4.16

Pikola'nın Bahaneleri Pikola'nın Sayfası


Meriba ben Bınar'ın biloğuna gisli gisli girdim, Bınar'ın internedlerine girdim sora da biloğuna girdim, sır ama tamam mı çümki görürse yaramasım var sanar.

Benim adım Pikola. Arkataslarım Piko der. Ben kücükdüm, bis sokakdaydık annem falan işde, sonra benim heb o saman çok barasidlerim olmuşdur, ben heb kaşındılı gibi olmuşumdur o saman. Sora beni dadlı bir ablalar dokdor gibi bir yere gödürmüşlerdir. Sora da Berki gelib beni almışdır, öyle evim olmuşdu benim. Beni ilk dokdor oglan sandı, öbür dokdor yok yok kıs dedi, sonra dedem yok yok oglamdır Piko dedi, bis bilmemişdik ama sonra kısmısdım ben piremsesmişdim ardık. Bi de ben kendimi kedi sanmışdım o saman. İsde böyle olmuşdur.

Şimdi benim kendi intenedlerim var, fesbuklarda sayfam var benim, bak inanmassan şuradan bak Pikola sayfasından bak burdan

Sayfama gelsene, gelenleri tüpürüklü öbüyorum. Şaka şaka tüpürüksüz hadi gel

14.1.16

Rastgele Bir Tramvay Ve Bir Savaş Hikayesi


Rastgele bir tramvaya binmiştim, rastgele bir cam kenarına oturdum. İlk durakta yaşlıca bir Ukraynalı adam yanıma oturdu. Tramvay biletini 2 cam arasındaki delikli zımba gibi olan alete koyup, kolunu çekip delmek gerekiyor. Eski usül. O aletin bir adı vardır mutlaka, hiçbir dilde bilmiyorum.

Şu bileti benim için zımbalar mısınız dedi. O kadarına Ukraynacam yetiyor(du). Çaktırmamak için –ve biraz da laf uzamasın diye- çok anlarmışım gibi kendimden emin gülümsedim. Tabii hemen ardından epey karmaşık başka bir cümle söyledi. Hemen hemen şöyle bir şeyler; éajçk şeojhbhl youju”. Anlamadım.

Üzgünüm Ukraynacam iyi günler dedikten hemen sonra bitti dedim. Nerelisin ki sen dedi. Çünkü İngilizceye dönünce artık sen diyoruzdur, aklımdaki İngilizce öyledir. Türküm dedim, ben biraz Almanca konuşuyorum dedi, bence anlaşırız dedim.

Korkmuyor musun Lviv’de yaşamaya dedi? Neden dedim. E işte bu Putin Huilo yüzünden dedi. Ön ve arka koltuktaki yaşlı ve orta yaşlı kadınlar da tam da bunu beklermiş gibi “Putin Huilo” dediler. Herkes kafasını sağa sola salladı, boyu devrilesice anlamına gelen sallamadan hani. Huilo ne demek biliyor musun? Dedi. Biliyorum dedim. Çok ayıplı bir küfür, buraya yazamam. Her yerde duyuyordum Ukraynaca öğretmenime sormuştum dedim. Sen yine de söyleme, ayıp çünkü dedi. Ama ben söylerim ben ihtiyarım dedi.

Ben küçükken de savaş vardı dedi, bizim köydeki yaşlılardan biri daha da eski savaş olan büyük savaşta pilotmuş, bize anlatırdı, savaş uçağıyla köyünün üstünden geçmiş bir gün, aşağıda karısını görmüş, karısı bir kovada su taşıyormuş, hemen bir kağıda “yukarı bak, seni seviyorum” yazmış, kağıdı karısının taşıdığı kovaya atmış, karısı hemen almış, yukarı bakmış ve ona bir öpücük göndermiş. Bu hikayeye inanırdık, köyümüzden çıkmış bir pilotla gurur duyardık. Çocukluk işte, inanmışız demek, böyle saçma hikaye duydun mu?

Saçmaymış ama tatlı hikayeymiş dedim. Nereye gidiyorsun sen dedi. Ben öyle rastgele gezmeye çıktım son durağa kadar gidiyorum dedim. Tamam benim durağım bir sonraki, haydi ben iniyorum dedi. Muzipçe gülümseyip Putin Huilo dedi. Ön ve arka koltuklar da aynı anda başlarını sallayıp Putin Huilo dediler. Ama unutma sen söylemeyeceksin dedi.


Tamam söylemem dedim.

23.11.15

Siz Iyi misiniz?


Bundan tam 7 yıl önceydi. Günü gününe... Üstelik yine bir Cuma akşamıydı. Paris’e ilk taşındığım gündü. Taşınmanın yorgunluğunu bir kafenin terasında bir kadeh şarap eşliğinde atalım demiştik. Herhangi bir kafe seçtik. Bir başkası da olabilirdi, orası tenhaydı, Sushi restoranının tam yanındakine oturduk.

Geçtiğimiz Cuma akşamı, Veronique de aynen böyle yapmış. Çocuklarını bırakmış, arkadaşlarıyla yemeğe çıkmışlar. Aslında gitmek istedikleri kafe doluymuş, 7 yıl önce aynı tarihlerde yine bir Cuma akşamı benim oturduğum kafeye oturmuşlar. Veronique öldürüldü. Onunla beraber o kafede oturan 19 kişi de öldürüldü, başka kafelerde oturan, konser dinlemeye giden toplam 130 kişi öldürüldü.

Geçtiğimiz Cuma akşamı Paris’te değildim, Paris’te olsaydım, çok büyük ihtimalle, evimin hemen yakınındaki Rue de Charonne’daki kafelerden birinde bir terasta olurdum ben de. Belki Veronique ile yan yana masalarda otururduk. Madakaskar’daki çocuklara yardım ediyormuş, 2 çocuğunu da Madagaskar’dan evlat edinmiş. Afrikalı manevi çocuklarımı konuşurduk. Eminim anlaşırdık. Saldırılardan sonra kocasının bir röportajını dinledim, çocuklarıma anlatmak çok zor diyordu, bundan sonra bizi ayakta tutacak tek şey Veronique’in şimdiye kadar bize verdiği sevgi olacak diyordu, sevdiklerinize sarılın, bir gün kendinizi yeterince sarılmamış bulabilirsiniz diyordu.

130 kişi korkunç şekilde katledildi. Ve Paris ayağa kalktı. Önce Parisliler sosyal medyadan, hiç tanımadıkları insanlara evlerini açtı. Paris polisi sokaklarda gezmeyin demişti, ve insanlar nereye gideceklerini bilmiyorlardı, birbirlerinin evlerine sığındılar. Taksiciler taksimetre kapadı, herkesi evlerine ücretsiz taşıdılar. Ertesi sabah ise Paris kan vermeye koştu. Saatlerce bekleyerek kan verdiler. Grafiti sanatçıları kendiliğinden bir araya gelerek saldırıların yapıldığı 10.bölgede bir duvara Paris şehrinin Latince mottosunu boyadılar, polis seyrediyordu “normal şartlar altında durdurmamız gerekir, ama bu başka” diyorlardı.

Parisliler işlerine gitmedi, saygı duruşuna gitti, hükümetin güvenlik nedeniyle gösterileri ertelemesine rağmen kendiliklerinden Republique meydanında ve saldırıların yapıldığı yerlerde toplandılar. Korkmuyorlar mıydı? Korkmaz olurlar mı hiç? Konuştuğum, haberlerini almak için aradığım bütün arkadaşlarım korkudan ölüyorum ama evimde duramıyorum, gitmeliyim diyordu.

Saldırıların yapıldığı 10. ve 11. Bölgeler, Paris’in etnik, kültürel, demografik özellikleri hala karma kalabilen nadir bölgelerindendir. Parisliler saldırıları direkt olarak hayatı yaşama şekillerine saldırı olarak gördü. Bu bölgelerde yaşayan, sanat seven, müzik seven, hayat seven, aydınlık yaşamak isteyen, bir arada yaşamak isteyen insanlara saldırdı karanlık hayatlar isteyenler. “Kazanamayacaklar” diyor Parisliler. Kazanamayacaklar.

Bütün bunlar olurken, Parisliler kenetlenirken biz Türkiyeliler bu konuda da ayrışma fırsatını kaçırmamıştık ve birbirimizi yiyorduk. Lübnan’a ses çıkarmayanlar neden şimdi konuşuyor diyenler, profil resimlerini neden Fransız bayrağı yaptılar, şehit cenazelerinde Türk bayrağı yapmamışlardı diyenler, batılılar yaptıklarının cezasını çekiyor diye acımasızca yorumlar yapanlar... Sanki aynı barbarlar daha 1 ay önce Ankara’da canımızı yakmamış, 100 insanımızı katletmemiş gibi! Ondan önce Suruç’ta pırıl pırıl gençleri aramızdan hoyratça kopartmamış gibi! O katliamlardan sonra bu ülkede insanlar maç seyretmeye, dizi izlemeye hiçbir şey olmamışçasına dönmemiş gibi! O maçlarda Ankara katliamında katledilenler ıslıklanmamış gibi! Sonra yine bir maçta bu defa Paris katliamında hayatını kaybedenler ıslıklanmamış gibi! Katliamdan hemen sonra -hiçbir sorumluluğu olmasa- önlem almamaktan dolayı sorumluluğu olan hükümet yeniden seçim kazanmamış gibi! Yaşamayı sevenlerden nefret edenlerin cinayetlerini sadece ve sadece banliyölerde uyuşturucu ve camiler arasına sıkışıp kalmış öfkeli gençler klişesi üzerinden açıklamak için birbirleriyle yarışıyordu “her şeyi bilenler”, bu nefret o klişe açıklamaya sığabilirmiş gibi!

130 kişinin yüzlerine teker teker baktım, Ankara’da, Suruç’ta katledilen herkes kadar tanıdık yüzler onlar da. O yüzler arasında ben olabilirdim, siz de olabilirdiniz, sokakta yan yana geçtiğiniz insanlar, bir kafede gülümseyerek günaydın dediğiniz insanlar, metroda yanınızda oturan insanlar olabilirdi hepsi de. Hepimiz birbirimize benziyoruz çünkü. Paris’te, Ankara’da, Suruç’ta, Beyrut’ta, Bamako’da, Nijerya’nın kuzeyinde küçük bir köyde öldürülen de.. Kimse o gün evinden çıkarken “karanlık biri bugün beni katledebilir” diyerek başlamıyor gününe. 

Ankara katliamının üzerinden 1 ay, Paris katliamının üzerinden 1 hafta geçti, dün de İslamcı teröristler Mali’de bir otelde 22 kişiyi öldürdü, bunun da üzerinden 1 gün geçti. Fransız Liberation gazetesi haftasonu başlığını “(saldırıların üzerinden) 1 hafta geçti, peki ya siz? Siz iyi misiniz?” diye atmış. Peki siz? Siz iyi misiniz

dip not: Bu yaziyi yeni ozgur politika gazetesi icin yazmami rica ettiler. Yazi bugun yayinlandi. 

25.3.15

Aklımı Maldivler'de Yitirdim, Süper Oldu

Maldivler yazısı the Magger'da, okumak isteyenleri şöyle alayım;

The Magger

Ay dur gitmeden bir kaç foto görelim derseniz: