21.11.13

Yeni Bir Vaftiz Çocuk Vakası (Bu Seferkini Yerim) (İyi Anlamda Yerim)


Başımdan geçen tatsız bir “vaftiz annelik” tecrübesi var, bilenler bilir. Kendisine kısaca Chucky dediğimiz ilk vaftiz oğlumuz, büyüyünce seri katil olacak gibi duruyor. Şimdilik sadece küçük kız çocuklarını yere itip sonra tam mide boşluklarında zıplamak suretiyle ağlatmak, evin köpeğinin kuyruğunu, tavşanının kulağını kesmeye teşebbüs, çikolata uzattığım elimi ısırmak suretiyle koparma girişimi ve yoldan geçenlere “uuuu seksi” diyerek taciz etme ile eylemlerini sınırlandırıyor. Henüz 3 yaşında.

Ben papa’ya mektup yazıp vaftiz annelik kurumunun kurallarını değiştirsin, mesela ilk 3 ay deneme süresi olsun, vaftiz çocuk ve vaftiz anne anlaşamazlarsa karşılıklı, dostça el sıkışarak ayrılabilsinler (vaftiz hediyeleri çocukta kalabilir) önerisi getirmeyi, eğer değiştiremiyorsa acaba kurumu tümden ortadan kaldırabilir mi diye sormayı, eğer bunu da yapamıyorsa hani 2000 yıllık falan gelenek biraz zor olabilir tabii, en azından benim vaftiz çocuğu değiştirebilir mi diye rica etmeyi düşünürken... 

Çok sevdiğimiz arkadaşlarımız, laf olsun diye değil hakikaten kardeşim gibi olan Meksikalı dostlarımız yeni doğmuş oğullarının vaftiz anne ve babası olur muyuz diye sordular. (Anladınız yakında Meksika seyahat yazıları geliyor)

Bu sorunun üzerine, elimde bir Chucky tecrübesi olduğu için uzun uzun düşündüğümü varsayıyor olmalısınız. Hı Hı evet çok uzun düşündüm, henüz cümle tamamlanmadan ben evet demiştim bile. 

Ama bu kez farklı. Bu kez vaftiz oğlum tamamen kafa dengi ve büyüdüğü zaman çok eğleneceğiz. Şimdilik eğlence suratıma meyve püresi püskürtmesiyle sınırlı olduğu için biraz beklemeliyiz. 

6 aylık bebeğin kafa dengi olup olmadığını nereden anladın derseniz, bir kere sabah erken kalkmayı sevmiyor, tek bir ayakkabıyla 2,5 saat oyalanabiliyor ve espri anlayışı şimdiden çok gelişmiş.

Espri anlayışının gelişmiş olduğunu anladığım an, kilisede tam kafasına kutsanmış su döküldüğü anda yüzünde beliren huşu içindeki ifadeyi ben “bebeklerin algısı açık derler demek şu an hakikaten manevi bir şeyler hissediyor” diye değerlendirirken, sağ kolumda “pat pat pat pat” efektli kuvvetli bir doldurma aktivisitesi hissetmiş olmama bağlıyorum. Kabul edin müthiş zamanlama.

Marçuko’nun vaftiz annesi ve babası olmayı biz düşünmeden kabul ettik ama pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da katolik kilisesi ile ayrı fikirleri paylaşmıyorduk. Şöyle ki Meksika katolik kilisesi, bir protestan olan D’nin vaftizini bile tanımıyorken beni isterseniz hiç karıştırmayın bile. 

Arkadaşlarımız da öyle yapmış. Vaftizin yapılacağı kilisenin admin işlerini yürüten kişi, vaftiz anne ve baba katolik tabii değil mi deyince arkadaşlarımız “tabii caaanım” diyerek cevap vermişler. Kilise yetkilisi bizimle vaftizden önce görüşmek isteyince de bizim yerimize Meksikalı bir adam ve kadını görüşmeye sokup imza attırmışlar!

Durum böyle olunca bize de “olur da rahip İsviçre’de nerede evlendiniz derse katolik bir kanton adı verin, nasılsa tüm evraklarınız fransızca ve almanca olduğu için anlamıyorlar” dediler. Bunun üzerine biz D’yle kanton seçmek konusunda epey hararetle tartıştık. Avuç içi kadar ülkeden D’ye kanton beğendirmem epey zor oldu. Çünkü ülkenin bütün kantonlarının birbiriyle bir problemi var. İsviçre’nin nasıl bir arada yaşadığı uzaylılar tarafından araştırılması gereken bir konu. Sonunda Saint Gall’da karar kıldık, çünkü adının içinde de “saint” geçtiği için bence gayet dini bütün bir kanton etkisi yaratıyordu.

Vaftiz töreni tamamen İspanyolca olduğu için, anlamadığımız bir sürü şeye “si padre” demek suretiyle bir sürü şeye söz vermiş olduk. Rahip orada “işinizi bırakıp papua yeni gine’ye yerleşeceksiniz kabul ediyor musunuz” dese biz kendimizden çok emin bir halde “si padre” demiş olabiliriz. Fakat özgüvenli duruşumuz işe yaradı ve kimse anlamadan Marçuko kapı gibi vaftiz sertifikasını aldı.

Konuşmaların anladığım kısmında rahiple kesinlikle aynı fikirde olmadığım bir kaç nokta vardı ama vaftiz töreninden kovulmamak için o anlık susmanın daha isabetli bir karar olacağını düşündüm. Tören sonrası beni dinleme gafletinde bulunan herkese fikirlerimi uzun uzun anlatmayı ihmal etmedim. Anladılar mı emin değilim çünkü bütün konuklar sadece İspanyolca konuşabiliyordu.

Marçuko’nun gerçek ismini -tam adı Marcelo Vizcenzo Rigoletto D'aguro Brancalioni Soyadı Soyadı- bir defada doğru söyleyebilme ve İspanyolca konuşma yapma kısımlarından da alnımızın akıyla çıktığımızı belirtmeden yazıyı bitiremeyeceğim. 

NOT: Chucky’nin gerçek adını vermiyorum çünkü google translate diye bir şey var ve dediğim gibi seri katile evrilme potansiyeli olan bir insan ve insanlar üzerindeki ilk deneyini benimle yapmasına çok sıcak bakmıyorum


NOT2: Çocuklarının sevimli/sevimsiz resimlerini tüm platformlarda paylaşan hormondan aklını ve tarafsız bakışını yitirmiş kadınlara benzemek üzereyim, eğer vaftiz annelik hormonu diye birşey varsa sanırım bende o hormon tavan yaptı çünkü her yeri Marçuko resmiyle donatmak istiyorum, dünyanın en güzel bebeği olduğunu düşünüyorum, resimdeki ayaklara hasta olan bir tek ben olamam değil mi?

5.11.13

500 yıl, 300 yıl, 13 kuşak...

Küçük köyün biraz dışında, yeşilliklerin içinde duran binanın kapısından girerken herhalde danışmaya sormalıyız diye kendi aramızda konuşuyorduk. Oysa içeri girer girmez onu gördük, bekleme salonunda oturmuş torununun gelip noel için onu aile evine, yemeğe götürmesini bekliyordu. Yine ütüsünü atlamadan giyinmiş, kusursuz traş olmuştu. 

Büyükamca Hans 94 yaşındaydı. Son zamanlarda artık aklı karışmaya başlamıştı, 2 yıl öncesine kadar huzurevi çalışanlarının çocuklarına verdiği matematik derslerini kesmişti, son bir kaç aydır da kitap ve gazetelerine odaklanamadığından yakınıyordu. Birbirimizi düzenli göremediğimiz için bizi tanımayacağını düşünüp aklını daha da karıştırmamak için yanına yaklaşırken önden D’nin gitmesini bekledim, anladığı dilde çocukluktan beri tanıdığı biriyle ilk cümleyi kurması kolay olabilirdi. Ama biz daha yanına yaklaşırken bizi farketti, 10 yıl önce ilk tanıdığım zamana göre çok daha yavaş hareketlerle yerinden kalkıp bana sarıldı. Anlamadığım dilde, “iyi ki geldiniz, bana ne güzel sürpriz oldu” dedi, anladım.

O bana, huzurevi yemekleri fena değil diyordu, ben ona evet evet bu kış kar erken geldi. O bana artık gazete okuyamıyorum diyordu ben ona sana kitap getirdik hala okuyorsun değil mi. O bana yürüyüşe de çıkmıyorum artık diyordu ben ona evet noel zamanı çok çikolata yeniyor. O bana yine gel diyordu ben ona noel için buradayız. Onun konuştuğu dili ben konuşamıyordum, benim konuştuğum dili o konuşamıyordu ama biz 10 yıldır çok güzel anlaşıyorduk. Bazen dil bilmeden, kan bağı olmadan daha iyi anlar insanlar birbirlerini, daha çok severler. İki dili de anlayanların çok güldüğü diyaloglarımız oluyordu, olsundu.

Tam 1 yıl sonra, 95 yaşında, 90 yıldır okumaktan yorgun düşen gözlerini uzun süre dinlenmek için kapattı. Meleklere matematik dersi vermeye gitti. New York’taydık, törene gidemedik. 

Bu haftasonu 2 kişilik ailemizin İsviçre ayağı bir doğumgünü bahanesiyle bir araya geldi. Hans’ın gelini 60 yaşına giriyordu ve doğumgününde Hans’ı da anmak istemişti. Toplandığımız restoran Hans ve karısının 70 yıl önce evlendikleri yerdi. Tek çocuklarının vaftiz yemeği de orada yenmiş, gelin aileye orada tanıştırılmış, sonra yıllarca tek torunuyla ayda bir kez orada yemekte buluşmuş. Huzurevinden trenle gitmesi kolay oluyormuş.

500 yıllık bir restoranmış. Ve 300 yıldır aynı aile işletiyormuş. Bu haftasonu bize restoranın tarihini anlatan genç kadın ailenin 13.kuşak temsilcisiymiş. Benim 500 yıl mı? Doğru mu anladım 300 yıl mı? Nasıl yani 13.kuşak mı? diye diye tekrar tekrar sormama rağmen - anlamadığım dili anladığımdan emin olmak için- İsviçreliler çok da tuhaf bulmuyorlar. Neredeyse bütün aileler 500 yıl öncesine zahmetsiz gidebiliyor. Bizim gibi ailelerin tarihinin 3 kuşaktan ileriye gidemediği ülkelerin insanları için ne tuhaf. Yunanistan’da kalan bir çiftlik, babamla her anlattığında çok güldüğümüz Bulgaristan’da askerlerin evi basmasını büyük büyük ninenin anlatış şekli, diğer tarafta ailesiyle küsüp tüm bağlarını kopardığını söyleyen bir büyük büyük dede. Detaylar yok, detayları bilenler de çoktan gitmiş. 

Ne unutulmuş, kayda geçmemiş, unutulmaya zorlanmış, değiştirilmeye zorlanmış hikayeler var bu ülkenin geçmişinde, kimisi ürkekçe nesiller sonra ortaya çıkıyor, kimisi yaşlı bir insanın sırrı olarak çoktan gömülmüş, hiç günışığına çıkmamak üzere...


300 yıllık restoranda, 95 yıl yaşamış bir aile büyüğünün anısına kadeh kaldırıyoruz. Aynı dili konuşup da birbirlerini anlamayan insanlara uzaktan bakarak... 

3.10.13

Bay Sumi'nin İnadı ve Keşke(ler)...

Gölün kenarına yan yana dizilmiş tek katlı evleri, hepsi gençken, hemen hemen aynı zamanlarda yaptırmışlar. Evlerin tek katlı olmasına da hep beraber karar vermişler, kimsenin gölü görmesine engel olmamak için. 50 yıldır orada yan yana yaşıyorlar. Çim biçerken selamlaşıyorlar, balık tutarken, yüzerken hal hatır soruyorlar. Birbirlerinin bahçelerine kafayı çok uzatmadan, ancak içlerinden biri "ben yokken eve göz kulak olur musunuz" derse.

50 yıl, tabii beraber yaşlanıyorlar. Gidenlerin yerine gençler geliyor. Yaşlılar birkaç gün bahçede görünmezse o gençler çekinerek kontrol ediyor, hayatta olup olmadıklarını.

İşte o ilk ev sahiplerinden Bay Sumi vardı. Ben ilk gördüğümde 92 yaşındaydı, eşini kaybetmiş, tepeden göle bakan güzel mezarlığa gömmüştü. 92 yaşına gelince trafikte risk oluşturuyor diye ehliyetini almışlar Bay Sumi'nin. Çok kızmış, "araba kullanmadan tepedeki mezarlığa, eşimi ziyarete nasıl gitmemi bekliyorsunuz" diye polis merkezini, belediye meclisini, şehrin tüm yetkili kurumlarını ayağa kaldırmış.

Kafası çok attığı için protesto olarak elektrikli tekerlekli sandalyeyle trafiğe çıkmaya başlamış, E-5 gibi bir yolda tekerlekli sandalyeli 92 yaşında bir adam düşünün, arkasında bir trafik araba kuyrukta. Bahsettiğimiz ülke İsviçre, kimse korna çalmıyor, küfür etmiyor, arabadan inip yaşlı bay Sumi'yi dövmeye(!) kalkmıyor. Ama trafik kilit. Üstelik daha büyük risk oluşturmaya başlıyor.

Kimseyi dinlemiyor, karımın mezarını ziyaret etme hakkım engellenemez diyor, e bir bakıma haklı, engellenemez. Sonunda peki diyorlar, senin inadın kazansın ama kask takacaksın çünkü motorlu bir araçla trafiğe çıkıyorsun.

İşte ben tanıdığımda kaskı ve elektrikli sandalyesiyle evinden çıkıp trafiğe karışıp karısının mezarına gidiyordu Bay Sumi, dönüşte de market alışverişi...

Geçtiğimiz hafta 96 yaşında vefat etmiş, göl manzaralı mezarlığa karısının yanına gömmüşler. Sokağa yeni gençler taşınacakmış. Karısıyla koyun koyuna mutlu uyusunlar umalım.

Keşke biz de insanların 90'lı yaşlarına kadar sağlıkla yaşayıp ecelleriyle öldükleri bir ülkede yaşasaydık. İnsanların haklı taleplerinin, son isteklerinin dinlendiği, sayıldığı, çok genç, çok yok yere ölen insanların cenazelerinin mahallelerde günlerce esir kalmadığı bir ülkemiz olsaydı keşke. Keşke...

12.9.13

Defol Git Vatan Haini!


Çok aşık oluyorsun, gözün hiçbir şeyi görmüyor, sevdiğin adamın koluna sıkı sıkı tutunuyorsun, macera diyorlar “bana ne” diyorsun, o kadar okudun diyorlar “bana ne” diyorsun, ne güzel kariyer yapıyorsun diyorlar “gidicem ulan” diyorsun. 

Bavulu yapıyorsun, kapısı kilitli konteynere son parça eşyayı ittire ittire sığdırıyorsun, tek gidiş bileti zaten almışsın, yola çıkıyorsun. Havaalanı yolunda böğürerek ağlıyorsun o ayrı, o kadar ağlıyorsun ki pasaport polisi “hanımefendi zorla kaçırılıyor falansanız söyleyin” diyor, sümüklerini çeke çeke yok diyorsun, kendi rızamla gidiyorum. 

Gidiyorsun.

Gitmek buysa, tek gidişlik biletle yola çıkmaksa gidiyorsun. Ama sonra bir sabah göl kenarında kuğuları izlerken İsviçreli bir arkadaşından gelen telefonla tüm aile fertlerinin her gün gelip geçtiği yolda bombalı saldırı olduğunu öğreniyorsun. Eve nasıl koştuğunu, numaraları nasıl çevirdiğini bilmiyorsun, Yakınlarının iyi olduğunu öğrenene kadar hayatının en uzun dakikalarını geçiriyorsun.

Her sabah ülkede asayiş berkemal mi diye takip etmekten, olan bitenden öyle çabuk haberdar oluyorsun ki kardeşin “CIA’de işe falan mı girdin” diye dalga geçiyor.

Çok başka, çok uzak bir kıtada, Afrika’da bir komşunun evinde aylak aylak kahve içerken CNN’den Hrant Dink’in vurulduğunu öğreniyorsun. Gözyaşlarını tutamıyor, komşunun anlamadığı dilde, canın yanınca başka dilde konuşamadığın için kendi dilinde “yeter” diye diye ağlıyorsun. 

Paris’te mutlu bir sabaha uyanıyorsun, Van depreminin haberini alıyorsun. Elinden ne gelebilirse onu yapabilmek için hem telefona, hem internete, hem televizyona aynı anda saldırıyorsun. 

Roboski’de öldürülenlerin yasını uzaktan tutuyorsun ama tutuyorsun. Birisi dangalak bir yazı yazıyor, sen de uzaktan küfrediyorsun.

Afrika’da ayrımcılığa karşı yürüyenlerin yanında yürüyorsun ama kendi ülkende ezilen insanlar aklında öyle yürüyorsun. Paris’te eşcinsel evlilik için yürüyorsun ama kendi ülkendeki LGBT’lerin hakları için avaz avaz bağırarak yürüyorsun. 1 mayıs yürüyüşlerine katılıyorsun, kendi ülkendeki adaletsiz ve ilkel çalışma koşulları yüzünden can verenler için, çocuk işçiler için kaldırımları dövüyorsun.

Kaybettiğin yakınların oluyor, uzaktasın diye senden saklıyorlar, saklanan haberlere karşı bir alarm geliştiriyor kulakların, anlıyorsun, biliyorsun.

Her sabah elinde telefon tanıyıp da sevdiğin ya da tanımadan sevdiğin dostların direnişten sağ salim dönmüşler mi diye bir bir kontrol ediyorsun. Sabahlara kadar tırnaklarını bileklerine kadar yiyerek gözün ekranda, kalbin kulaklarında haber almaya çalışıyorsun.

Bir kardeşim var, yaşanmaz o ülkede yanıma gelse keşke diyorsun. Sonra genç çocukların ölüm haberleri geliyor, kardeşlerin 6 oluyor, binlerce oluyor, direne direne yaşayacağız, başka çaresi yok diyorsun.

Gencecik bir hakim adayının iftiralarla meslektan atılmaya dayanamadığı için intihar ettiğini öğreniyorsun. Öfkeden ve üzüntüden deliye dönüyorsun.

Testler çözüyoruz, hepimiz kuzey Avrupa ülkelerinin vatandaşı çıkıyoruz, hayaller kuruyoruz, ıssız adalar arıyoruz ama sonra hep bir ağızdan direniyoruz.

Otomatiğe bağlanmış internet hesaplarından, otomatiğe bağlanmış beyinlerden “defol git vatan haini” mesajları geliyor hepimize, herkese. Gitmekle gidiliyormuş gibi, gitmek kolaymış gibi, gidince geride bıraktığını düşünmüyormuşsun gibi...

Bu kadar kolaylıkla “defol git o zaman” diye bağırarak yazanlar var ya, yazdıklarını okurken suratlarının kötücül ifadesini görebiliyorsun, irkiliyorsun, bu insanlarla vapurda, markette, yolda karşılaşıyoruz, birarada nasıl yaşıyoruz diye dehşete kapılıyorsun. İşte asıl gitmeyi isteyenler onlar gibi geliyor bana. Yoksa öyle diyemezlerdi.

Tek gidişlik bilet almak ve yola çıkmaksa gitmek, gidiyorsun. Ama gitsen de kalıyorsun.
Çıktığın yolda, gittiğin yerde çok mutlu olsan da kalıyorsun. Çünkü gitmek böyle bir şey, gitmekle gidilmiyor.

27.8.13

Alternatif Olimpiyatlar - Biz Bize Yeteriz



Bütün dünya bize karşı, karşı olmayanlar bile karşı. Onun için uyanık olmalıyız. Gerek faiz lobisi olsun, gerek telekinezik güçleri olan yabancılar olsun, gerek almış başını gitmiş dolar olsun. (Dolara ayrıca laflar hazırladım, akıllı ol senin aklını alırım çerçevesinde, korkutup belini kıracağım). 

Olimpiyatları da bize vermez şimdi bunlar. Hep Gezi’nin yüzünden, yoksa biz olimpiyatlara dört dörtlük hazırdık. Olimpiyat yapılacaksa onun da en iyisini biz yapardık. Antik Yunan da kimmiş? Öyle antin kuntin işler. Biz koskoca cihan devletiyiz. Onun için alternatif olimpiyatlar hazırlayıp tüm dünyaya günlerini göstermeliyiz. Hıh, görsünler bakalım olimpiyat gibi olimpiyat nasıl yapılıyormuş.

Hatta şu an karar verdim, 1 değil tam 2 tane olimpiyat yapacağım. Erkekler olimpiyatı ve kadınlar olimpiyatı. Olimpiyat dediğin kızlı erkekli bir şey olamaz. Şu an sesli düşünüyorum, kadınlar olimpiyatı olmaz, hayır, kızlar olimpiyatı olmalı. Kim kız, kim kadın netleşsin artık bir kere. Kadın dediğin de beyinin arabasıyla gelsin olimpiyata. Öyle elini kolunu sallaya sallaya sokaklarda gezmeler falan bir kere estetik değil. Sevişmişsin sokakta geziyorsun terbiyesiz gibi. Olmaz. Törelerimize ters. Ecdadımız zamanında kadın mı vardı? Bunlar hep batının bize komplosu. 

Efendime söyliyeyim, sonra olimpiyatlarımızda doping serbest olacak. Hatta ne kadar çok doping yaparsan o kadar iyi olacak. Bunlar bize dopingli çok sporcumuz var diye vır vır laf ediyorlar. Tesisti, antremandı, çocukluktan spora teşvikti bunlarla uğraşacağımıza dayayacağız dopingi gitsin. Bugün bir dopingli tosuncuk kolay mı yetişiyor?

Tabii ki kıymetli sporcularımızın ırkçı beyanatlarından ötürü kendilerine ceza vermeyeceğiz. Bu düşünce özgürlüğüne aykırı bir tutum olur -ki bizler öyle demokrat öyle demokratız ki düşünce özgürlüğü falan ooooooo yani o kadar olur. Özellikle tosuncuk, kafası kötülükten başka bir şeye çalışmayan, dopingli güreşçilerimizin ırkçı yorumlarına karışmayacağız. Size yedirecek değiliz herhalde çocukcukları. Konuşsun tosunlar. Demokrasi var bu ülkede, en ilerisinden.

Yalnız kız olimpiyatları ve erkek olimpiyatları sırasında özellikle ve özellikle uyulmasını takip edeceğimiz şey siyasi içerikli sloganların yasaklanması. Bu kadar özgürlükten sonra artık 1 tanecik yasak getirmişiz , onu da bir zahmet şey ediverin. Yasak kardeşim, siyasi siyasi slogan atıp sinirimizi bozmayın. 

He ne zaman serbest olur? Benim lehime siyasi slogan atarsanız o zaman serbest olur. Hatta isterseniz o sloganı uçağın arkasına pankart yapıp olimpik stadlarımızın üstünde bile gezdirebilirsiniz. İsterseniz sporcuların formalarına da yazabilirsiniz. Çünkü dediğim gibi biz çok demokratikiz. Onun dışında spora siyaseti karıştırmayalım, fena yaparım. 

Bir de bütün sporcuların forma numaralarını 4 olarak değiştirebilirsek lütfen. (Bak lütfen dedim ki bu benim diktatör olmadığımın en kuvvetli kanıtıdır) 5 rakamı ikinci bir emre kadar yasaklanmıştır. Fazla kızdırmayın parmak sayısı bundan sonra 4‘erden 8 olacak diye anayasa değişikliğine giderim. Çünkü demokrasi böyle bir şeydir. Ben seçildiğim için canımın istediğine kendi kendime, özgür irademle karar verebilmeme demokrasi denir.

Alternatif olimpiyatlarımız için bütün ana hatları çıkarmış oldum böylece. Yalnız tek bir sorunlu konu hangi ülkelerin katılacağı konusu olabilir. Bu aralar pek sevenimiz yok da, çekemiyorlarsa zaar bizi. KKTC katılır herhalde, artık bir zahmet. Bence Kuzey Kore’yi de ikna edebiliriz gibi geliyor bana. İçimden bir ses Sudan’ı da alabiliriz diyor. Dur bakayım kaç etti, 4. Biz 4 ülkeyle olimpiyatların kralını yaparız oğlum. 

Çekemeyen anten taksın. 

24.7.13

Bağzı Kemirgenler Çok Tatlı



İşte bugün yine adam başı 140 karakter ile laflıyoruz. Konu haliyle ara ara, kemire kemire kazanacağız temasıyla flörtleşiyor. Benim de kemirgenlerle dayanışma konusunda tecrübelerim eskiye dayanır. Onu anlattım.

Güzin dedi ki bunu yazsana. Güzin peçeteyle istek yazı ister de yazmaz mıyım hiç?

Olaylar şöyle gelişmişti;

Ben o zaman 2 yaşındayım. Rumelikavağı evimizde yaşıyoruz. Henüz Berke yok ortalarda. 

Neyse efendim bizim evde fare çıkmış, fındık faresi. Ben bir gün böyle yediğim önümde, yemediğim annemin elindeki bir kaşıkta keyfe keder yaşar giderken ve tatlı bir öğle uykusu çekerken annem farenin izini benim odama kadar sürmüş. Hemen babamı (kahramanımız bizim) aramış, “koş gel evde fare buldum hem de çocuğun odasında” diye. O zamanlar beni hala çocuk sanıyorlar demek. 

Neyse babam koşmuş gelmiş ama tabii bu arada paşa keyfim bozulduğu için ben uyanmışım. Odanın içinde fare avlamaya çalışan babam, çığlık atan annem, annemden daha çok çığlık atıp “bırakın zavallı hayvancığı bırakın diyorum size” diye çığlık atan ben ve feleği şaştığı için ne tarafa kaçacağını bilemeyip perdeden sarkan fare!

Hatırladığım ilk bireysel başkaldırılarımdan birini hemen kendimi toplayıp argümanlar sunarak harekete geçirdim. Argümanlarım şunlardı:
  1. Ne çimin babasın sen (ne biçim demek istiyorum)
  2. Sen koskoca babasın o küçücük farecik, insan hiç küçücük fareciğe kıyar mı? (vicdan ve hislere oynayışıma dikkat)
  3. Ya onun da ailesi varsa, onlara ne olacak? (Evet büyük bir ailesi vardı ve bizim eve yerleşmişlerdi. Haliyle bu argüman annemi pek mutlu etmedi)
  4. Ben o fareyi beslerim, ben bakarım, benim farem olur (bu noktada fare korkup babama yalvaran bakışlar attı gibi geldi sanki)
  5. fare evden giderse ben de giderim (nereye acaba?)
Güçlü argümanlarım ve ikna kabiliyetim (tiz tondan cırlayan sesim kesinlikle ama kesinlikle etkili olmadı) farenin hayatını kurtardı. Annemle babamı da önümüzdeki uzun uzun yıllar boyunca benimle ne yapacakları konusunda bir hayli endişelendirdi. Sonraki yıllarda benim de kendimden “acaba sakallı bebek dedikleri şey ben olabilir miyim?” diye şüphelendiğim zamanlar oldu. Neyse ki sonra Berke geldi de biraz normalleştim. (biraz)

İlerleyen yıllarda bir kemirgen yine beni babamla karşı karşıya getirdi. Bireysel direnişimden aldığım dersler ışığında bu defa organize bir şekilde hareket etmiştim. Bahçeleri darman duman eden bir köstebeğin peşindeydi babam ve bu defa etrafıma kendim gibi direnişçiler toplayarak (ilkokuldaki sınıf arkadaşlarım), babamı ve köstebek avını evin önünde sloganlarla protesto etmiştik. Sümüklerimiz aka aka ne kadar cırladıysak artık, protestomuz caydırıcı olmuştu (muhtemelen sırf susalım diye köstebek değil bahçeden dinazor çıksa bırakalım kendi haline diyebilirlerdi) ve köstebeğin hayatını kurtarabilmiştik. 

Köstebeklerin ve farelerin hayatları için anne babalarımızla papaz olmayı göze almış insanlarız şunun şurasında. (ki 2 yaşında kendi kendimize yemek yapamadığımız için aldığımız pozisyonun riskli bir duruş olduğunu kabul edelim). 

Yani hepimiz kemirgeniz (bazılarımız doğuştan) ve kemire kemire kazanacağız.

22.7.13

YAZ(A)MIYORUM!

Size Paris’in nasıl güneşli pırıl pırıl bir yaz geçirdiğini yaz(a)mıyorum, Parisli gençlerin nasıl nehir boyunca şarap şişelerini alıp geceler boyunca yaptıkları piknikleri, neşeli kahkahalarını, o kahkahalara karışan müziği yaz(a)mıyorum, TV’lerde hava durumları her “bu hafta da güneşli günler bizi bekliyor” dediğinde arabalarına doluşup serin Atlantik kıyılarına koşanları yaz(a)mıyorum.

Yaz(a)mıyorum çünkü Ethem öldü(rüldü), Medeni öldü(rüldü), Abdullah öldü(rüldü), Mehmet öldü(rüldü), Ali İsmail öldü(rüldü).

Yaz(a)mıyorum çünkü Lobna başından yaralandı, komadan çıktı ama hayatı değişti. Yaz(a)mıyorum çünkü Mustafa Ali hala hastanede, Berkin hala komada.

Yaz(a)mıyorum çünkü bir gözlerini kaybetti cesur insanlar. Yaz(a)mıyorum çünkü hapsedildiler, özgürlükleri için, bizi dinleyin, bizi görün demek için sokaklara çıkan, anayasal haklarını arayan haklı insanlar...

Çünkü zulüm ve adaletsizlik sicili acılarla kaplı bir ülkenin çocukları oldukları için, onlara bunları yapanların hiçbiri henüz ceza almadı, palalarla, sopalarla sokaklara çıkanlar serbest bırakıldı, mahkemeler durduruldu, bahaneler bulundu, iftiralar atıldı, yalanlar söylendi. Fas’a kafa dinlemeye gitti birisi, çok korkunç ama belki de hala sokağa çıkıp yeni Ali İsmaillere saldırmak için bekliyor diğerleri.

Çünkü “bizi görün, bizi dinleyin” diye sokakları doldururken insanlar, devlet adamları onları görmedikleri gibi ailelerine de başsağlığını, geçmiş olsunu çok gördü. Karanlık bir sokakta 19 yaşındaki Ali İsmail sopalarla dövülürken komplo teorilerinin, taraf tutmanın mutlak sınırlarının arkasına saklandı koca koca adamlar, kadınlar...  

Çünkü hepimizin hayatları değişti ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil ve bilmediğimiz kardeşlerimizi bulduk ve tanımadığımız kardeşlerimizi yitirdik.

Ve yitirdiğimiz kardeşlerimizin ardından koca bir yas evidir Türkiye. Ve güneşin hala doğuyor oluşuna hayret ederiz. Ve size neşeli, kaygısız şeyler yaz(a)mıyorum. Çünkü tanımadığımız, tanıyamayacağımız kardeşlerimizi yitirdik. Ethem’i, Abdullah’ı, Mehmet’i, Medeni’yi, Ali İsmail’i yitirdik.