22.11.12

Patlıcanın Hayatımızdaki Yeri ve Önemi


D” bizim aileye resmi olarak yeni yeni girdiği zamanlarda, kimle tanışsa “merhaba”, “nasılsın” faslından sonra 3.soru “İsviçre’de patlıcan var mı” oluyordu. Annemlerle yemeğe çıkıyoruz bütün akşam bir patlıcan muhabbeti, durduramıyoruz, anneannemle tanışıyor “İsviçre’de patlıcan var mı”, teyzemle tanışıyor “İsviçre’de patlıcan var mı?”. (bunu okuyunca “aaa biz ne zaman sorduk patlıcanı” diyecek olan aile üyelerime şahitli ispatlı kanıtlarım)

Tabii aslında bu patlıcan özelinin altındaki asıl soru “bu kız senin peşine takıldı gidiyor, oralarda keyfi, sağlığı yerinde olacak mı, sen bize bir anlat bakalım”. Patlıcan simgesinin altındaki derin soru aslında “well being”. Ama tabii “D” henüz o zamanlar Türk ailesi alt metin okumasını beceremiyor. Dolayısıyla bu sembolizmi de çözemediği için bizim sohbet patlıcandan ileri gidemiyor, “sizde patlıcan var mı” “var”, “peki siz patlıcanı nasıl yaparsınız” “patlıcan sever misiniz” "annen nasıl yapar patlıcanı?" "yapmaz!" 

Ailemizin patlıcanla olan derdini anlaması zaman aldı.

İsviçre’ye yerleşince ve benim keyfimin yerindeliğinden bütün aile emin olunca bu patlıcan konusu bir süreliğine rafa kalktı. Bir de tabii herkes geldi gördü ki zeytin ezmemden beyaz peynirime kadar aradığım herşeyi buluyorum, eksiğim gediğim yok. Küçük bir ton balığı gibi mutlu yaşıyorum.

Ne zaman ki Afrika’ya taşındık bizim bütün aileyi yine patlıcan korkusu aldı. Patlıcan bulmasına bulduk. Hatta sebze olarak bir tek patlıcan bir de kabak bulduk. Patlıcandan fenalık geldi. 

Şimdi ben böyle Paris’te yaşıyorum, şampanya şarap yazıyorum, aman tereyağlı croissantlar nasıl da leziz, böyle ekler yememişsinizdir falan diye terbiyesizlik limitinde konuşuyorum ya benim bavulumda kereviz taşıdığım günler oldu aslında. Evet artık bunu itiraf etmemin zamanı gelmişti, bildiğiniz kereviz. Ezilmesin diye el bagajıma kilo kilo domates almışlığım, 3 top marul götürmüşlüğüm de vardır.

Gana’da iklim, toprak vs en lezzetli domateslerin yetişmesine müsaitken, çeşitli tarım yardımı kuruluşları da ısrarla yeni tohumlar, fideler vs getirip teslim ediyorken Ganalılar inatla tek tip domates üretiyorlardı. O da küçük, tadı yemenize bile gerek kalmadan daha ilk göz teması kurduğunuz anda midenizi yakacak kadar asitli, haşır huşur bir domatesti. Yatıyorum kalkıyorum gözümün önünde sulu sulu domatesler uçuyor. Rüyalarıma giriyor domatesler. Kafam kadar domatesleri ısıra ısıra yiyorum, suları üstüme başıma akıyor rüyamda. Gözümü domates bürümüş. Delirmek üzereyim. Bizim komşular sitede bir domates projesi başlattı. Herkes balkonlarına domates ekti, günlük olarak gelişimlerini takip ediyoruz, bekliyoruz ki domatesler yetişsin yiyelim hatta fazla fazla yetişsin salça yapalım. Hayal dünyası işte. Herkesin domatesleri cillop gibi oldu, benimkileri yan komşuya göstereyim derken “D” balkondan düşürdü! Çocuğum gibi baktığım domatesler kaldırımda püre oldu! Evliliğimizde sorunlu anlardan biridir.

Mango ve ananasla ömür geçer mi? Ülkede başka meyve yok ki! Bildiğin elma arıyorsun yok, kös kös elinde mangoyla eve dönüyorsun yine. Böyle yokluk durumlarında insanın aklına elinin altında olsa yüz yıl aramayacağı şeyler düşüyor. Dışarısı 40 derece, canın kapuska çekiyor. Neden, çünkü lahana yok! 

Bu tip sefaletlerden hep girişimci biri çıkar parsayı toplar ya Lübnanlı Mustafa bir bakkal açtı. İstediklerinin listesiyle Mustafa’ya gidiyorsun, Mustafa “2 gün sonra gel malı al” diyor. Ismarladığım şey kahvaltılık gevrek ama duyan uyuşturucu baronusun sanır. Mustafa Avrupa’nın 4 tarafındaki aile bireylerine telefon açıyor, onlar gidip süpermarketlerden malları topluyor, bir gün sonraki tarifeli uçağa koyup gönderiyorlar. Herşeyin bir bedeli vardır tabii. Bir kavuna 10 dolar ödüyorsun. Sonra bir kavunu idareli yersem en çok kaç gün dayandırabilirim diye uğraş dur. 

Mustafa zamanla işi öyle bir noktaya getirdi ki hostesleri ayarladı, Londra’dan uçuş öncesi Mcdonalds alıyorlar, uçak Accra’ya ulaşınca gidip hamburgerlerini Mustafa’dan teslim alıyorsun! Paris’te evin yanı Mcdonalds, geçen hafta Berki bey burdayken soruyordu bir kere gittim mi diye? Tabii ki hayır, mcdonalds mı öyk. Ama orada soğumuş, kokuşuk burgerleri almak için evini, arabanı Mustafa’nın üzerine yapmaya hazırsın.

Şimdi siz beni şen şakrak kendimi gezidiriyor sanıyorsunuz ya. İşbu yazı aksini ispatlamak amacıyla yazılmıştır. Ben aslında neler çekiyorum buralarda, sizin bundan haberiniz var mı? Daha geçen hafta ıspanak bulamadık, sefil olduk sefil.

13.11.12

Minyatür İnsanlarla Sosyalleşmek

resim funkiddos.com dan

Haftasonu Gent’e gittik. Gent yazısı yarın Habere Dikkat'te. Oraya kadar gitmişken de taaaa Gana’dan tanıdığım, aynı anda taşındığımız ve ev alıp oraya yerleşen İtalyan arkadaşımıza da uğrayalım dedik. Biz tanıştığımızda çocuk lafını bile duymak istemezdi. Zamanla insanların fikirleri değişiyor, anlarım, saygı duyarım, bizimki de arka arkaya 2 çocuk doğurdu. Oraya kadar gelmişken size de uğrayacağız, saat 14 gibi sizde oluruz deyince “aaa ama o zaman çocukları göremezsiniz, saat 13:45-15:30 arası uyku saatleri” dedi. Çocuk değil saatli maarif takvimi sanki! Daha iyi ortada koşup gürültü yapan minyatür insanlar olmadan seninle rahat rahat sohbet ederiz diyemedim.

Çocuklu kadınlarla çocuksuz kadınlar arasında böyle bir senkronize olamama, aynı dili konuşamama durumu var. Tanıdığım çocuklar var, tanıdığım çocuklar arasında sevdiğim çocuklar var, tanıyıp da yıldızımızın hiç barışmadığı çocuklar da var. E şimdi ben bu kızı en son 4 yıl önce görmüşüm. Çocuklarını tanımıyorum, belki anlaşamayacağız. Ne malum?

Hayır yani bence çocuk da meraktan ölmüyor ben geliyorum diye. Çocuk dediğin minyatür bir birey. Ona sordun mu bakalım Pini gelecek tanışmak, konuşmak ister misin diye? Çocuk beni ne yapsın? Aynı dili bile konuşmuyoruz. Mecburen annesi bizi biraraya getirdi diye o da belki beni sevme numarası yapacak ama içinden “kardeşim şu eve bir gün de boyu boyuma, espri anlayışı espri anlayışıma uygun insan gelsin, bu ne kazık gibi tipler gelip gidiyor” diyor. Ona göre inek sesi, kedi sesi vs çıkaran oyuncak komik mesela. Bana göre de Seinfeld komik. Şimdi biz orta noktayı nasıl bulalım? Onun günlük derdi bugün yine mi süt, yine mi ezilmiş meyve var yemekte. Benim günlük derdim ne olacak bu ekonominin hali. Otursam nasdaq da düşmüş desem o bana boş boş bakacak. O bana bıktım bu ezilmiş kabaktan valla kusmak geliyor içimden dese, ben ezilmiş kabağı 37 yıl önce yemişim en son, empati yapmama imkan yok, tadını unuttum. E o zaman ne oluyor, ben abudik gubudik sesler çıkarıyorum o da bana baka baka ağlıyor. Sevmediği zaten üstüme kusmasından belli. Pasif agresif protesto işte.

Zaten 4 yıldır görüşmemişiz, o 4 yılda arkadaşım 1.tekil şahıstan 1.çoğul şahısa geçmiş, hayali arkadaşlardan kurulu bir koloni olarak bir arada yaşıyorlar gibi “bu aralar iyi uyumuyoruz, akşamları çok uyanıyoruz, kakamız da cıvık” diye konuşmaya başlamış. O kaka detayını paylaşmazsak ben çok sevinirim ama eminim asıl çocuk da sevinir. özel hayatın gizliliği ilkesi diye birşey var sonuçta. İnsanın kakasından özel birşey de düşünemiyorum, kakası ulu orta sohbetlere meze olmuş, bence ağırına gidiyordur. Hebe gübe’den çıkıp kendini ifade edebilse belki bunu böylece söyleyecek ama o hebe gübe dedikçe etrafındakiler de anlamsız ses öbekleriyle konuştuğu için çocuğun kafa karışıyor.

Bir de bu minyatür insanların hepsi bir dönem birbirine benziyor. Türkiye’dekiler kahverengi göz kahverengi saç, işte buralardakiler de sarı kafa mavi göz. Bunların hepsinin adını aklında tut (karıştırırsan arkadaşların çok bozuluyor), zaten yeni moda isimlerin hepsi birbirine benziyor, bir de hepsinin yaşlarını da aklında tut. Bana hepsi 3 yaşında gibi görünüyor mesela. "Aaaa olur mu teyzesi biz 78 haftalığız!" Biz derken? Daha da mühimi teyze derken??? Ay hesabıyla konuştukları zaman bayağı ÖSS matematik sorusu gibi. 63 haftalık bebek ne kadarlık bebektir hadi bakalım hesapla. Şimdi bir yılda kaç hafta vardı, böl onu o rakama. Şunu normal yaşla söylesek?

O gün de işte arkadaşım illa görüşelim tanışalım diye uyuyan çocukları uyandırdı. E uyanan çocuk ne yapar? Avaz avaz ağlar. Çok normal, ben çocuğu ayıplamıyorum, beni de tanımadığım birisine göstermek için uykumun arasında uyandırsalar ben de avaz avaz ağlarım. Hatta daha kötü şeyler de yapabilirim. Uyuyan insana saygı gösterelim arkadaşım, boyutu ne olursa olsun.

Yani çocukları da bizi de birbirimizle tanıştırmak için zorlamasınlar, olmuyor. Bir takım sosyal ortamlarda karşı karşıya gelir, el sıkışır tanışırız elbet, anlaşırsak zaten o benim üstüme kusmaz ya da yüzümü görür görmez testere 5’i zorla seyrettiriyormuşuz gibi boğazını yırta yırta ağlamaz. Anlaşırsak anlarsınız anlaşamazsak da artık düğünlerinde görüşür bir altın takarız.

8.11.12

Sonu İneklerle Biten Macera


Küresel ısınma yüzünden Paris ve İstanbul iki ayrı yarıkürede gibi son birkaç yıldır. Siz hala kışılkları çıkarmadınız, mevsim yazdan ilkbahara geri sardı. Fakat biz donuyoruz. Kışlıkları çıkarmayı geçtim, ısıyı hapseden kıyafet arıyoruz. Bir de üstüne kaloriferlerimiz bozuldu. Bir süre fırını 250 derecede yakıp, kapağını açıp önünde ısınma “dahiyane” fikrini denedikten sonra aklımıza daha bilimsel bir gerçek olan “yiyerek ısınmak” çözümü geldi.

Kış yemeği deyince aklınıza soba üzerinde kestane gibi nostaljik şeyler geliyordur. Bizim aklımıza fondue geliyor.  

Çekirdek ailemizin %50 nüfusu İsviçreli demiştim ya, işte İsviçre’nin de milli yemeği fondue. Ekmeği alın, uzun çatalın ucuna takın, koyu peynir karışımına batırın, güzelce karıştırın, aman ha ekmeği çatalın ucundan düşürmeyin yoksa 2.tur içkileri siz ısmarlarsınız, ya da arkadaşlarınız daha acımasızsa şarkı söylenmeniz gerekebilir, ekmeği peynir karışımının içinde kaybeden yandı, şimdi çatalınızı havaya kaldırın, uzayan peyniri de dolayın ekmeğin etrafına, ağzınızda eriyen peynirin, koyu kıvamlı köy ekmeğinin, genzinizi tatlı tatlı yakan kirsch’in tadını hayal edin. Düşününce bile içi ısınıyor insanın değil mi?

Kelimenin kökeni fransızca erimek fiilinin, geçmiş zamanının feminen halinden geliyor. (Fransızlar dillerini zorlaştırmayı seviyor evet) İsviçre’nin milli yemeği hatta İsviçre birliğini simgeleyen fondue’yü geleneksel olarak fondue’yü erkekler yapıyor. Erkekler peyniri kesiyor, karışımı hazırlıyor, eriyene kadar karıştırıyor, ekmekleri küçük lokmalar halinde hazırlıyor, siz de elinizi kıpırdatmadan yemeğin hazır olmasını bekliyorsunuz. İçinizin ısınması için bir sebep daha 

Fondue köy hayatıyla özdeşleşmiş bir yemektir fakat gerçekte bir şehir yemeğiymiş. Çünkü gruyère gibi peynirler köylerde yaşayanların alamayacağı kadar pahalıymış. İsviçre’de peynir hala pahalı olduğuna göre gruyère ucuzlamamış ama İsviçre köylüsü zenginleşmiş diyebiliriz. Gruyère dedik ve geldik şimdi yazının asıl konusuna.

Fondue farklı bölgelerde farklı peynirlerden yapılıyor ama gruyère peyniriyle yapılanın tadı bir başka oluyor. Gruyère peyniriyle yapılanı da bir kere bile olsa gidip Gruyères’de yemek gerekiyor. Söylediğim yerlere gidin ama yaptıklarımın hepsini yapmayın. Şöyle ki;

İnsan her ne kadar kendini tanısa da arada bir arkadaşlarının dolduruşuna gelebiliyor. Talihsiz ve anlık bir “ne var ben de macera seven bir insan olabilirim, belki de ben hep macerasever bir insandım ama hiç şans verillmemişti” dolduruşuyla uzun bir dağ yürüyüşü ve ardından geceyi bir chalet’de geçirmeye razı oldum. Sene 2001. 

Arkadaşlar, daha az tanıdığım arkadaşlar, hiç tanımadığım arkadaşların arkadaşları bir grup çıktık yola. Tırman tırman ucu yok bu dağın. İsviçrelilerin dağ yürüyüşü performansına bizim ayak uydurmamız zor. Onlar alışık, önden koştur koştur gidiyor, beni görseniz sanki Everest’e tırmanıyorum son 200 m kalmış. Nefes nefese. Kalp krizi geçiriyorum sanırım, yok yok donarak ölmek bu olmalı, galiba ayak parmaklarımı hissetmiyorum, doğanın güzelliğine odaklan belki yorulduğunu hissetmezsin, ama yorgunluktan gözlerim buğulu görüyor doğa güzelse bile ben göremiyorum, kulaklarım da tıkandı!
Sonunda hava kararmadan ve ben son nefesimi vermeden hemen önce kalacağımız chalet’ye vardık. İçerisi kalabalık. Herkes bir yandan fondue yiyor bir yandan beyaz şaraplarını içiyor. Chalet’de kalmayı kabul etmiştim ama nedense bir tek biz oluruz sanmıştım. Bir de itiraf ediyorum chalet deyince bir tip otel sanmıştım, yürürüz yürürüz, sıcak duş alıp ısınır, yemek yeriz sonra da herkes kendi odasına çekilir, kitabını okur, temiz hava da iyi gelir mis gibi mışıl mışıl uyurum diye hayal etmiştim. 

Oysa chalet hafif büyükçe bir ev. Bütün köy de orada. Arada bir bütün bu insanlar nerede uyuyacak diyorum. Onlar buranın insanları geriye köye yürüyecekler diyorlar. Ben gündüz gözüyle tık nefes oldum tırmanırken, -nasıl güvendiysem arkadaşlarıma bu kadar- insanlar sarhoş sarhoş karanlıkta nasıl geri dönecek diye sorgulamak hiç aklıma gelmedi. Sonunda birer ikişer masalar boşaldı. En son biz kalktık. 

Chalet’nin ortası ahır. Kışın büyükbaş hayvanların varlığı binayı daha da ısıttığı içinmiş. Ama haliyle kokuyorlar. Doğa şahane birşey de bütün canlılar kendi evlerinde uyusa daha da şahane olabilir sanki. Herkes bir odaya giriyor, ben de peşlerinden. Az önce iyi geceler diye yemek odasından çıkan herkes yan yana yer yataklarına kıvrılmış, horul horul, gürül gürül uyuyor. Odada rahat 50 kişi var. Ve şarapları içenler gök gürültüsü şeklinde horluyor. O arada iç sesim: “bu yer yataklarının örtülerini her gün yıkamıyorlardır muhtemelen değil mi? Acaba yürümeye kalksam arabayı bulabilir miyim? Dağda ne hayvanları vardır ki? Kesin ayı falan vardır, karanlıkta göremem de toslarım hayvana. İneklerin yanına insem beni tekmelerler mi? Az önce bütün canlılar ayrı ayrı uyusun diyordum gerçi ama. Yok bu örtülerde kimbilir kimler yattı ben hayatta kafamı koyamam. Hoş şu an ben de pislik içindeyim. Yemek odasına dönsem? Ben kim macera kim? Yok ben hayatta uyuyamam bütün gece ayakta beklesem? Hiçbir yere değmeden otursam kulaklarımı tıkasam? Gidip şu ineklerin yanına bir daha baksam mı? Kokuyorlar ama horlamıyorlar en azından...” 

Ve sonunda geceyi duvarın dibine çömelip uyumadan geçirdim. Şafak sökerken beni maceraya bulaştıran talihsiz kişiyi uyandırdım (isim verip kendisini rencide etmek istemem), hayatımda hiç olmadığı kadar hızlı yürüyerek olay yerinden uzaklaştık. Tırmanmamız bütün gün sürmüştü ama arabaya geri dönüşümüz 12,5 dakika sürdü. Eve döner dönmez kaynar sularla saçlarımı 7 kere yıkadım. Hala inek kokusu geliyordu burnuma. 

İşte bunun içindir ki Gruyères’e gidin, fondue’yü memleketinde yiyin, yazın giderseniz masallardan fırlamış gibi duran minik evlerin teraslarında yaz meyveleri üzerine koyu Gruyères kaymağının tadına da bakın. Ama size geleneksel bir chalet deneyimine ne dersiniz diyen olursa ardınıza bile bakmadan kaçın. 

31.10.12

Çok Kalabalık

metrolarda özlediğimiz görüntüler bunlar hep

Bugün tersimden kalktım. Sabahları zaten pek sevgi dolu bir insan olduğum söylenemez ama bugün iyice huysuz uyandım.

Huysuz uyanınca insan içine karışmamak gerekiyor. Ama inadına da haftalardır ortadan kaybolmuş güneş çıkmasın mı? Yürürsem neşeli bir insan olabilirim belki dedim. Tabii ki neşeli bir insan olmadım. Daha çok Chucky’nin karısı gibi oldum. 

Biliyorum yarın olmasa öbür gün siz de homur homur uyanacaksınız. Onun için tersinden kalkılan günlerde uzak durulması gereken insan tiplerini yazdım (tabii ki hepsi bugün toplaşıp benim karşıma çıktı ne sanmıştınız?)
  • Yolda yürürken yürürken bir anda duranlar. O an hayatın anlamını mı çözüyorsunuz ne oluyor da zınk diye durmanız gerekiyor? Paris’te alan zaten dar, manevra yapmanın imkanı yok, domino taşları gibi herkes üst üste yığılıyor, şahsen tanımadığım insanların sırtına yapışmadan yürümeyi tercih ediyorum mesela, ona göre ani frenlerden kaçınsak?
  • Daracık kaldırımda elele tutuşmadan yürüyemeyenler. Üstelik senin karşıdan geldiğini göre göre hala elele devam ederler. Bir bırak elini kaçmaz valla alışsın.
  • Tam metro turnikesinin önüne kadar gelip koca çantalarında bilet aramaya başlayanlar. O bilet o çantanın en dibinde ben biliyorum hiç başka yerlere bakma. Bir sabah gelip metronun artık bedava olduğunu mu ümit ediyorlar acaba? Tüh ya metro yine biletliymiş neyse şu turnikenin üstüne bütün çantamı boşaltayım da acele etmeden yavaş yavaş biletimi bulayım bari aaaa 3 yaz önce kaybettiğim terliğimin tekini buldum!!!
  • 10 durak sonra inecek olmalarına rağmen metronun tam kapısının önünde dikilip inmeye çalışanlara da garip garip bakanlar. Evet tuhaf ama farklı farklı duraklar var ya hepimiz farklı duraklara gidiyoruz işte böyle inmemiz gerekebiliyor bazen rahatsızlık vereceğiz ama hafif önümüzden çekilseniz
  • Metrodan inip kapının hemen önünde duranlar. E şey biz içeridekiler de çıkmak istiyorduk bir mahsuru yoksa, 2 adım daha atıp dursanız mesela arkadaşımız içeride mahsur kalmadan hepimiz inebiliriz, çok mersi
  • Metroda avaz avaz telefonla konuşanlar. Apple ve diğerlerinden ricamdır, gelişmekte olan ülkelerde sattıkları cihazlardan konuşma fonksiyonunu kaldırsınlar. Kafamız şişti bizim. Ya da telefon arama yapmadan önce “dikkat yapacağınız konuşma gerçekten önemli ve gerekliyse evet tuşuna basın, daha bu sabah gördüğünüz halanızın oğlunu arayıp abi orada hava nasıl burada yağmur var, ee anlat biraz daha daha naber içerikli bir konuşma olacaksa sakince hayır’a basın” önerisi yapan telefon çıkarın işte o telefona hakkıyla akıllı telefon diyelim. 
  • Yolda sigara içerken kendi dumanlarından kendileri rahatsız oldukları için sigarayı kendilerinden 50 cm uzakta tutup sizin elinizi kolunuzu yakanlar. Ben sigara içmek istesem yetişkin bir insan olduğum için o kararı kendi kendime alabilir ve saç, kirpik, ceket kolu vs kendi kendimi zaman zaman yakabilirdim, almadığıma göre kolumun sigarayla yanmasıyla ilgilenmiyorum demektir değil mi?
Şu an insanlığa karşı sevgi dolu hisleri sel olmuş taşarak kendini aşan arkadaşınızın derin ve uzun incelemelere dayalı gözlemi de şudur ki; dünya çok kalabalık çok  

21.10.12

İnsanın Ömrünü Uzatan Ülke



Bazı ülkeler doğadan torpilli, bütün şehirleri ayrı güzel. Biliyorsunuz bizim çekirdek ailenin %50’si (D olur)öyle bir ülkeden geliyor, İsviçre’den. Haliyle İsviçre’ye ben de torpil geçerim, ara sıra isviçre yazarım.

Fransızlar “1.sınıf gömülme” diyor İsviçre’de yaşamak için. Komşunun komşuyu kıskançlığı deyip geçelim. Aslında İsviçre insanın ömrünü uzatan ülkedir. Her yer tertemiz, düzenli, herkes kibar, saygılı, herşey dakik, organize. Temizlikten insanın başını döndüren hava, göllerde biten sonra tekrar başlayan dağlar, masaldaki şekerden evlere benzeyen evlerle dolu minik şehirler, sakinlik, durgunluk, telaşsızlık, baharda yemyeşil kışın bembeyaz çayırlar...

Her ülkede ev gibi gelen bir yer vardır ya işte benim için İsviçre’de ev Leman gölünün kıyıları, Türkiye’nin yakın tarihinin 2 bilindik ismi Lausanne ve Montreux’nün arasında uzanan üzüm bağları vardır, karşı kıyı Fransa’ya sessizce nispet yapan şahane beyaz şaraplar yapılır o bağlarda. Bağların çepeçevre sardığı minik köyler vardır, köylerin altı göl, gölün karşısı her daim karla kaplı iri kıyım Alpler.

Yaşadığım şehrin adı Vevey idi. Cenevrelilere sorarsan Cenevre gölü, Vaud kantonunda yaşayanlara göre ise Leman gölünün kıyısında oturdun mu kuğuların kanat çırpmalarını dinlersin. Kuvvetli kanatlarını gölde çırpmaya başlarlar, zarif ama iri gövdeleri gürültüyle havalanır etrafa sular sıçratarak. Kuğular güzel hayvanlar ama terslerine gelmemek lazım. İsviçreli çocuklar göllerdeki bütün hayvanlarla saygıyla birarada yaşamayı öğrenerek büyürler. Kuğular da onlardan uzak durur, onlar da kuğulardan. Yalnız lezzetli ekmekleri yemeye gelince kuğular da takmaz mesafeyi. Bir kere alıştılar mı her gün aynı saatte, aynı yerde kahvaltıdan arta kalan çıtır çıtır ekmekleri beklerler. İnsan nüfusu zaten az. Kuğuları bile tanır olursun bir süre sonra. Kuğu grubunun arasına karışmış bir kaz vardı, kendini kuğu sanıyor, nasıl da çirkin sesi, bir yaygara kuğuların peşinde sürekli avaz avaz. Gel de anlat kuğu olmadığını. Neyse ki hayvanlar bizim gibi değil, yalnız kazı kabul etmişler aralarına, hala her gittiğimde görürüm. Yaz gelince gölün etrafı koca bir plaja dönüşür. Çocuklar ve ördekler bata çıka gölün tadını çıkarır.

Minik bir tarihi şehri var Vevey’nin, bir de göl boyunca uzanan yaya bölgesi. Yazın patenlerini, roller blade’lerini alan herkes orada, gölün kenarına yazın masalar atan bar Charlie’s de duraklayıp birer aperatif sonra yine yola devam. Herkesi tanırsın zaten. Marketteki kasiyerle ismen selamlaşır, patenlerin üzerinde duramayıp büyük patronla çarpışırsın. Çarpışan egolar olmayınca hayat daha da güzeldir. Havalar güzel olunca herkes sokaklarda dedim ama dikkatli olacaksın, saat 22‘den sonra gürültü yapmak yasaktır, İsviçreliler çalışkandır, erken yatarlar, erken kalkarlar. Bir de pazar günleri aman ha çim biçmeyeceksin, pazar günleri dinlenme günüdür. Yaşlı, zarif bir hanım vardır, her daim güzel giyimli, aklı hafif gidik, 90‘ı geçeli birkaç yıl olmuş, her görüşünde “siz Portekizli miydiniz” diye sorar, her defasında kırmadan tekrar cevap verirsin. 

Etrafını çevreleyen dağlar dünyayla bağlantını koparmış gibidir. Dünya dursa senin haberin olmaz yaşamaya devam edersin. Her evin nükleer sığınak yapma zorunluluğu vardır, inanırım (tahtaya vur) nükleer savaş çıksa İsviçre’ye birşey olmaz, herkes hazırlıklıdır. Zaten akşam haberlerinde de mühim birşey yoktur, en güzel inek yarışmasını kimin kazandığını seyredersin. O besili güzel ineklerin bol yağlı sütleriyle yapılan çikolataların tadını ne sen sor ne ben söyliyeyim. Seçimlerin konuları ayrı alem, okullarda müzik dersleri artırılsın mı? Yıllık tatiller 6 haftaya çıkarılsın mı (ki buna hayır cevabı çıktı)? Kitap fiyatları ülke genelinde sabitlensin mi? gibi sorular, her gün ayrı dram yaşamaya alışık sana bana tuhaf gelir. Büyük kaygılar, büyük sorular, büyük tartışmalar yoktur. 


İnsanın ömrünü uzatan ülke demiştim değil mi? İnsanlar 100 yaşını orada görmesin de nerede görsün?
   

18.10.12

Mutfak Hayalleri(m) ve Ayakkabılar(ım)

nebati margarin

Paris’teki son yılımıza girdik dedim ya, tabii 4 sene oturdum, oturdum, oturdum, yapmadığım herşeyi son yıla sığdırmak için kuyruğum yanmış gibi koşmaya başladım.

Bir türlü yapamadığım şeylerden biri yemek kursuydu. Fransız mutfağı pek anlı şanlı malum. Buradan sonra taşınacağımız yerde sormazlar mı hangi Fransız yemeklerini yapmayı bilirsiniz diye. Sorarlar. Bari 1 tane fiks yemeğim olsun, gelene gidene onu yuttururum dedim, tuttum Cordon Bleu’nün yolunu.

Şimdi burada aç parantez. Evet tembelim, onun için 4 yıldır yemek kursu arayıp bulmadım ama asıl neden şu ki; ben soğan doğramaktan korkuyorum. O küp küp doğranmış soğanların arasına parmaklarım da karışacak diye ödüm kopuyor. Hiç gülmeyin ben ev ekonomisi dersinden 0 (yazıyla sıfır) almıştım. Ellerime güvenip yapacağım bir işim olsaydı çoktan malulen emekli olmuştum. Düğme dikerken bile yaralanabilirim ben. Bir de soğan soğan olalı böyle ağlama görmemiştir. Ne biçim gözse artık sanki soğanı değil de kendimi kesiyormuşum gibi ağla ağla içim çıkıyor. O gözler sonra 3 gün şiş. Bizim ünlü bir şef arkadaşımız var. Bize kalmaya geldiler her akşam soğan doğrattım adama. Başkası kaz ciğerli ravioli falan yaptırır oysa ki. Neyse “D” evin kapısından soğan girmeyen bir evde büyümüş, soğan dedin mi ailecek vampirmiş gibi odalara kaçıp saklanıyorlar. Ben de o bahaneyle soğanlı yemek yapmıyorum. Ama kalkmışım gitmişim yemek okuluna illa elime soğan verip bunu doğra diyecekler. Onun için biraz tırsa tırsa gittim. Hayalimdeki yemek kursunda böyle herkesin önlükleri, çalışma alanları, pırıl pırıl parlayan yepyeni bıçakları var, şef anlatıyor biz pişiriyoruz falan. Parmaklarımı kesersem diye yanıma sargı bezi, kolonya, yara bandı vs de aldım gittim.Kapa parantez.

Yemek kursu tabii Julia Childs filminin gazıyla gelmiş Amerikalı kadın dolu. Zaten Cordon Bleu de filmden iyi ekmek yemiş belli ki girişte yemek kitaplarının en üstünde Julia Childs yemek kitabı var. Ben Fransız şef olsam çok bozulurum. Neyse ki değilim onun için bana ne. 

Sınıfa girince bir göreyim ki parlayan bıçak, şef önlüğü, herkesin çalışma alanı falan yok. Bildiğin dersane sınıfı. Yan yana ve arka arkaya dizilmiş sağ tarafında yazı yazma tabletli sandalyeler. Odanın en ucunda bir mutfak, bütün Amerikalılar ön sıraları kapmış, kaldık mı arkada. Boyum zaten kısa birşey göremiyorum, o tabletlerin üzerinde yazı yazmak çok rahatsız ve karnım acıktı. Beni sınıf tutar. Ya uykum gelir, ya karnım acıkır ya da kafam dağılır gider. İlkokuldan beri bu böyle. İlkokulda kalemlerime buzpateni yaptırırdım mesela. Hayalgücüm geniştir. Yine de ilk 15 dakika konsantre olmayı başardım. Sonra beklenen oldu. Kendimi zorluyorum aklını ver, bak koca insansın hayal kurma, dinle şu dersi diye ama elimde değil. Türkiye eğitim sisteminin suçu olabilir bu, ders dinlemeyi beceremiyorum. Bana orada yemek değil piramitlerin tüm sırlarını anlatsalar sınıf ortamı olduğu için psikolojik, kafa kayıyor başka şeylere, elimde değil. 

Şef diyor “Sebzelerinizi küçük küçük doğrayın”. Benim iç ses başlıyor konuşmaya: Küçük deyince aklıma geldi şimdi bak, sabah gördüğüm o ayakkabıyı almalıydım, yarım numara küçüktü evet ama esnerdi o, niye almadım, hem indirimde düşürdüğüm kırmızı etekle de çok iyi giderdi, kırmızı eteğin üstüne bir de siyah bir üst bulmam lazım, bu siyah üstü bulmak da kayıp kıta atlantisi bulmaktan daha zor, tanıdığım bütün kadınlar siyah üst arar niye kimse yapmaz ki? Ben modacı olsam sadece siyah üst yapardım, bir de beyaz t-shirt bir de çeşit çeşit ayakkabı. Ama sonra o ayakkabıları satmaya kıyamaz hepsini ben giyerdim. Sanırım ben modacı olsam batardım. Acaba yarın alışverişe mi çıksam, evet evet hatta gidip o ayakkabının 2 ayrı rengini alayım. Bunlar hep yatırım, sonuçta ayakkabı hep lazım, etek almasan olur, pantalon almasan olur başka şey giyersin ama ayakkabı yerine ne giyeceksin, hep lazım, evet evet bir nevi yatırım bu, kırmızı etekle olmasa jeanlerle giyerim, ne ayakkabısı oğlum kendine gel dinlemen lazım adam anlatıyor kafanı ver. 

“...bal ve sirke redüksiyonunu zaten hazırlamıştık....”

acaba saçıma bal rengi balyaj attırsam mı? Ama onu attırmak için İstanbul’a gitmek lazım burada beceremezler, İstanbul’a da kıştan önce gidemem. O zaman saçlarımı mı kestirsem, evet evet yarın gidip uçlarından aldırayım saçlarımın, sonra da ayakkabıları almaya giderim. Bak yine ayakkabı diyorum ya, derse odaklanmam lazım dur kafamı karıştırma 

“...önce sosu sürüp sonra somonları yeşil marul yapraklarına sarıyoruz...”

yeşil dedi de aradığım yeşil küpeleri de bir türlü bulamadım, 3 çift yeşil küpe aldım hala istediğim gibi tam yeşil değil, boncuklarını bulsam kendim yapabilir miyim acaba, salak mısın tabii ki yapamam küpe yapayım derken parmaklarımı birbirine dikerim ben. Karnım da acıktı, pişirdikleri yemekleri verseler de yesek bari sonunda. Dükkanlar kaça kadar açık acaba, olmadı hızlı hızlı yer eve gitmeden önce gider ayakkabılarımı alırım. Benim ayakkabılarım onlar. Yarına kadar başkası alırsa mahvolurum. Kaç dakika pişirdi şimdi bu adam somonu?

Derken ders bitti! Sorusu olan var mı dediler, şey tekrar baştan bir anlatsak diyemedim.

Pişirdikleri yemekleri vermesine verdiler, ama onlarla da serçe olsam doymazdım, bu arada anlattıklarının da yarısını kaçırdığım için elimdeki notlardan da adam olmaz. Artık açıp bir yemek kitabını bunu öğrendim diye yutturacağız yapacak birşey yok, ama soğansız tarif bulmalı ne olur ne olmaz.Zaten dükkanlar da saat 19'da kapanıyormuş. Ama ayakkabılarım ve ben çok mutluyuz.

15.10.12

Sonbaharda Paris


Sonbaharda Paris, sararır, güzelleşir, yumuşar, kendine gelir.

turist kalabalıkları ülkelerine döner, onlardan boşalan yolları tatilden dönen, dinlenmiş, yanık tenli, şık parizyenler doldurur.

herkes kitaplarını alır, kış boyunca uzun uzun kaybolacak güneşin son günlerinin tadını çıkarmak için öğleden sonralarını Jardin du Luxembourg’a, Tuilleries’ye ve diğer her daim çiçekli parklara ayırır.

arabalar, vespalar, “velibler” (bisikletler) caddelere döner, korna sesleri, arada karşılıklı yükselen sinirli ama bağırırken bile birbirine “siz” diye hitap eden sesler duyulur.

okullar açılır, büyükannelerinin “province”deki geniş evlerinden, bahçelerinden küçücük Paris apartmanlarına döner çocuklar, babalarının ellerinden tutup sırtlarında koca çantalarıyla sabahları uykulu gözlerle okullarına gider, öğleden sonraları ise yanlarında Afrikalı bakıcılarıyla parklarda oynarlar.

tüm ağustos kapalı olan kafeler, pastaneler tekrar açılır, işe geri dönmenin huysuzluğuyla patronlar homurdanırken herkesi kıskandıracak eforsuz incecik kadınlar bir ellerinde sürekli tüten sigaraları, diğer ellerinde bol köpüklü sütlü kahveleri ile teraslara yan yana dizilir.

kasım ayı yaklaştıkça grev mevsimi yaklaşıyor demektir, yaz tatili boyunca hükümetten şikayet etmek de tatile girmiştir ama sonbaharda huzursuzlanmaya başlar çalışanlar, ve işe gitmek için -mutlaka greve girecek olan- metroları kullananlar.

restoranların hafif yaz mönüleri, av mönüleriyle yer değiştirir, kasap vitrinlerinden boylu boyunca uzanan tavşanlar üzgün gözleriyle gelip geçenleri süzer.

Aligre pazarının kapalı duran pazar tezgahları açılır, pazarcılar da tatilden dönmüştür, kırmızılar yerini turunculara, çilekler yerlerini balkabaklarına bırakır.

mantar mevsimi gelmiştir. Daha önce hiç görmediğiniz çeşit çeşit mantarlar arasından denemelik hepsinden biraz alırsınız, pazarcınız nasıl yapacağınızı da tarif eder, her mantarın yenişi ayrıdır.

bütün yaz birbirini görmeyen Faslı tezgah sahibi ile yıllardır müşterisi olan arkadaki huzur evinin sakini yaşlı parizyen madam sarılır, kucaklaşır, “sizi çok iyi gördüm Madam”, “aileniz nasıl Mösyö?”.

incecik yazlık elbiseler dolabın en ucuna atılır, trençkotlar çıkar, bir de yağmur botları...

uzun yaz akşamlarının keyifli arta kalanlarını, Seine kenraındaki pikniklerden geri kalan boş şarap şişelerini toplayan çöpçüler bu defa sarı yaprakları toplamaya başlarlar.

yazın gece 11’e kadar uzun uzun aydınlık kalan şehir hergün biraz daha erken karanlığa bırakır kendini.

opera-tiyatro sezonu açılır, sanatsever parizyenler tiyatroların önünde kuyruk olmaya başlar. Sezonun mutlaka görünmesi gereken baleleri, oyunları vardır. Erkenden bilet almak gerekir.

kuaför salonları dolar, bakımlı hoş kadınlar ve erkekler yan yana saçlarını yaptırır.

şarap bardaklarının içini taze ferahlatıcı beyaz şaraplar yerine sıcakkanlı kırmızı şaraplar doldurur.

evinizin karşısındaki parkta ağaçlar yapraklarını dökmeye başlar, yapraklardan perde kalkınca yine komşunuzun evini görmeye başlarsınız, ne gün işten geç dönmüştür, ne gün misafiri vardır bilirsiniz.

müzisyen alt komşunuz uzun tatilinden dönünce her akşamüstü 6’da piyanosundan yükselen güzelim müziği dinlemek için radyonuzun sesini kısarsınız, merdivenlerde rastlayınca “rahatsız etmeye başlayacağım sizi yine” der “rahatsızlık mı? asla! lütfen hep çalın, daha yüksek sesle çalın” dersiniz.

Portekizli apartman görevliniz Portekiz’den dönmüştür, eviniz artık daha güvendedir, bina her sabah yine mis gibi çiçek kokacaktır, postalarınız kaybolmayacaktır.

taş, eski binanız soğumuştur, kaloriferleriniz hemen yanmayacaktır, battaniyenizi salona geri taşırsınız, ah bir de şöminenizi yakabilseniz ne güzel olacaktır, onun yerine elektrikli ısıtıcıyla idare edeceksiniz.

Şömine demişken baca temizliği üçkağıdıyla evlere girmeye çalışan dolandırıcılar da işbaşı yapacaktır, kapıyı “kim o” demeden açmama mevsimi başlamıştır.

Paris her mevsim güzeldir ama sonbahar geldi mi daha da güzeldir. Paris’e en yakışan mevsim sonbahar, sonbaharı en güzel taşıyan şehir de ışıklar şehridir.