11.9.12
Üzümün Çöpü Şarabın Kokusu
Fransa'daki son yılımıza girdik ya 4 yıldır yapmadığımız herşeyi koştur koştur yapmaya başladık. Fransa demek şarap demek. Ben de "D"ye süper hediye fikri buldum, ikimizi de degüstasyon kursuna yazdırdım. Bizim evde şarap bilen "D", benim iddialı hedeflerim yok, derdim kurs bahanesiyle sabahtan akşama içelim. Dolayısıyla farklı vizyonlarla cumartesi sabahı şarap okuluna gittik.
Biz sınıfa girdik, 3 tane uzun dikdörtgen masa var, karmaşık matematiksel hesaplamalar sonucu en kuytu köşeyi bulup oturdum, "D"yi de "sen buradan daha rahat görürsün tahtayı" diye şeytani bir planla önüme siper ettim. O büyük ben küçüğüm ya bütün gün arkasında usul usul demlenirim. Fındık fıstık bile getirdim çantamda, şarabın yanına çerez yapacağım. Benim planlarımın ne zaman hayal ettiğim gibi tıkır tıkır işlediğini gördünüz? Evet hiçbir zaman. Neyse salon doldu, "D"nin karşısına kafa dengi komik biri oturdu, benim karşıma ise hani öğretmene evden pasta, kek getiren, gözlüklü, heyecanlı, çok çalışkan, rekabetçi tipler vardır ya, hani bir soruya başkası cevap verirken hata yapsa da sıra bana geçse diye tırnaklarını yer bu tipler işte onlardan düştü, büyümüş versiyonu ama boyunu 1,10 hayal et direkt ortaokul 2'de seni örtmene ispikleyen Necati. Gerçek adı tabii Jean Louis ama biz Necati diyelim.
Herkes yerine oturunca sommelier sınıfa girdi. Kendini anlattı falan (ben oraları pek dinlemedim çünkü faşır fuşur yapmadan fındık paketini açmaya çalışıyordum). Derken tadımı yapılacak ilk şaraplar servis edildi. Hepimizin önünde 10 ayrı şarap bardağı var, 10 ayrı Fransız şarabı tadacağız ve tadım kartlarımıza da notlar alacağız falan. Sommelier dedi ki herkes karşısında oturan kişiyle eşleşip tadımları öyle yapacak. Kafamın içinde yüksek desibel alarm sesleri!!! Karşımdaki kişi mi? Ben yanımdakiyle eşleşirim (yani D), o ikimiz adına konuşur ben de boş beleş otururum sanıyordum. D'ye "aaaa ama bırakma beni" diye yılışıyorum ama o ekip arkadaşından memnun, Necati onun kafasına kalmadı tabii.
Ilk şarabı kokluyoruz, sommelier ne kokusu alıyorsunuz herkes söylesin diyor, ben şarap kokusu alıyorum, Necati ormanda mantar topluyoruz ölü yapraklar, dallar vırvır anlatıyor. Ne mantarı ne yaprağı oğlum bildiğin şarap kokuyor. "D"ye bakıyorum çete olalım Necatiyle dalga geçelim diye o da gayet girmiş işin işine sanki uzaktan uzaktan pişmiş marmelat kokusu mu geliyor burnuma falan diyor. Önümde zor birgün var, şarap bana hala gayet şarap kokuyor.
Ilk yudumu alıyoruz şimdi ne tadı var, kim buldu diye soruyor kadın, Necati biz bulduk biz bulduk diye elini kaldırıyor, bulmadık ulan. Sayın bakalım diyor kadın benimki car car sayıyor efendim kırmızı meyveler, tanin, mineral tadı vır vır vır. Bana biri peki ya siz demesin diye gözümü kapatıp düşünüyormuş ayağı yapıyorum, bir yandan da sanki Necatiyle aynı fikirdeymişiz gibi kafamı sallıyorum.
2.şarap servis ediliyor, gözlerimizi kapatıyoruz kokluyoruz, eğer Necati buluyorsa ben de bulurum , uzun uzuuuuun kokluyorum. Yok benim şarap yine şarap kokuyor. Necati'nin şarabı güneşin altında yanan samanlar, turunçgiller, bir tutam badem kokuyor.
Şaraplar ilerliyor her defasında kadın evet hazır mısınız, ne kokuyor şaraplar deyince Necati "biz hazırız, biz hazırız" diye ayağa fırlıyor, değiliz ulan hazır mazır değiliz. Şarap şarap üstüne Necati baharat, ıhlamur, karabiber, büyükbaş hayvan, çiçek kokusu alıyor. Hayır her defasında salladı, şimdi kadın yok artık daha neler diyecek diyorum, her defasında kadın evet aynen böyle harika diyor. Bunda bir gurur bir gurur.
"D"ye kaynama girişimi yapıyorum ama o da derse bir kaptırmış kendini hiç tanışmıyormuşuz gibi davranıyor. Benden utanıyor da olabilir emin değilim.
Uzun lafın kısası "D" harıl harıl notlar aldı, Necati şaraptan şaraba böğürtlen toplamaktan, ezilen çimlerde piknik yapmaya gitti geldi. Benim fındıklar yalan oldu. Sommelier ile göz göze gelmemek için tüm günü gözüm kapalı geçirdim. 9 numaralı şarabı koklarken gözümü o kadar uzun süre kapalı tutmuşum ki rüya gördüm, rüyamda ezilen samanların arasında mantar topluyordum ve uzakta marmelat pişiyordu.
28.8.12
Köpekbalıkları Bizden Korksun
![]() |
| şu dalgaların altında kimbilir neler saklı |
Köpekbalıklarından tırsmıyor değilim. Yılanlar bir, köpekbalıkları 2. Ödüm kopuyor. Öyle ödüm kopuyor ki Isviçre'de gölde yüzerken bile bacakları ve popoyu kolluyorum. Ama hem korkarım hem yüzerim. Afrika'da yaşarken her pazar gittiğimiz kendimize ait (böyle yazınca kulağa çok havalı geliyor ama gayet iptidai bambularla yarım yamalak çevrilmiş bir yerdi) bir plajımız vardı. 10 kişilik plaj grubumuzla her pazar koşa koşa gider, atlantik okyanusunda atlaya zıpla-rdık çünkü yüzülecek gibi değil çok dalgalı. Gana'nın sahilleri öyle Maldivler falan gibi dibi görünen sular değil, dedim ya çok dalgalı ve de bildiğin kopkoyu kapkaranlık, açıklardaki balıkçıların avlanmaları sırasında yarattıkları kan banyosu da cabası, biz şuursuzca zıplarken kimbilir kaç köpekbalığı kuyruğunu sallaya sallaya bacak aramızdan geçmiştir (yosundur o yosun). Göz görmeyince gönül katlanıyor.
Bir de ne zaman okyanuslu bir tatile gitsek sapır sapır köpekbalıkları saldırıları haberleri çıkıyor. Balayında Seyşeller'de kopekbalığına ara sıcak olan bir adam vardı ya hah işte biz o arada tam Bali'deydik. Adam şnorkel yaparken gitmişti biz de haberi sabah okumuş öğleden sonra şnorkel yapmaya gitmiştik. Herkes balıkları, mercanları falan seyretmiş olabilir ben gayet kafam geride ayaklarımı seyrettim. Çünkü bu eşek köpekbalıkları geldiler mi kafadan bir hamleyle işi bitirmiyorlar, illa bir kol, bir bacak, poponun yarısını götürecekler ki sürüne sürüne öl digerlerine de ibret ol.
Sonra Avustralya'da sörfçünün biri koca okyanusta gitti köpekbalığının üstüne düştü, durup dururken hayvanı kudurttu, hayvan can havliyle ısırdı (ki benim de durup dururken üstüme biri düşse ben de ısırabilirim) işte bu olduğunda da biz Hawaii'deydik. Yine sincap gibi hızlı hareketlerle etrafı kolaçan ederek yüzme tabii ondan sonra, kafan boynun tutulsun.
Bu Reunion olayları başladığında da (artık nasıl bir çelik gibi sinir sahibi adamsa sörfçünün biri tek kol ve tek bacağı köpekbalığına bırakmış yine de yüze yüze sahile çıkmış) biz yazın son deniz tatilini yapmak için Fransa'nın Atlantik kıyılarındaydık. Fransız hükümeti köpekbalıklarına savaş açmış köpekbalıkları da Fransızlara savaş açar mı açar bizdeki şansla. Fransa deniz sahasında anlatamazsın da hayvansever olduğunu ve fransız olmadığını.
Yani uzun lafın kısası evet tırsıyorum. O büyük beyaz yolun şaşırır Marmara'ya kadar yüzer diye de tırsıyorum mesela. Bilimadamları büyük beyaz şu şu denizlerde olur diyor ya bunu büyük beyaza da söylüyorlar mı mesela? Ya hayvan bilmiyorsa? Bir de aslında bizi fokla karıştırıyorlar insan etinin tadını sevmiyorlar diyorlar. Tekrar ediyorum, bu bilgiyi köpekbalığı ile paylaştık mı? Haberi var mı?
Ama yani bu demek değildir ki vay efendim hepsini öldürelim de rahat rahat yüzelim. Reunion'dan biriyle ropörtaj yaptılar mesela tehlike geçmeden denize girmem diyor. Nasıl geçecekse tehlike. hadi o bölgedeki hepsini öldürdün e hayvan yüzüyor oğlum, öbürlerini nasıl durduracaksın? Taşın o zaman göl kenarında bir yere. Senden önce orada köpekbalıkları vardı. Zaten uzmanlar da aynen benim söylediğimi söylüyor. Tabii onlar böyle söylemiyor ama diyorlar ki köpekbalığı saldırılarının çoğalmış gibi görünmesinin sebebi her yıl denize daha çok insan girmesi, gayet istatistiki bir açıklama bence bu. Çıkın oğlum denizden hallahalla gidin şişme havuzda yüzün. Bir de tabii köpekbalıklarını besleme turlarına giden gerizekalılar var -ki onları artık bildiği gibi yapsın- onların yüzünden hayvanlar kıyıya daha çok yaklaşıyormuş. Çok lazım cidden sizin köpekbalığı beslemeniz annenizin karnından indiana jones olarak doğdunuz çünkü. Güvercin mi bu besleyesin? Allahın vahşi hayvanı.
Neyse yani işte 3-5 turist parası gidecek diye Fransızlara hic yakıştıramadım bu işi. Biz ortalikta elimizi kolumuzu sallaya sallaya gezerken biz onlardan değil köpekbalıkları bizden korksun, bitiririz soylarını o olur.
12.8.12
Timsahlardan Balta Girmemiş Yağmur Ormanlarına
Hikayemizin başını hatırlayalım; Pini, D ve 2 arkadaşları(fiziksel benzerliklerinden dolayı onlara Al Pacino ailesi diyoruz) Fildişi Sahili'nde bir balıkçı kasabasında sakin bir haftasonu gecirme plani yaparlar ve olaylar önce su sekilde gelişir, ve aşağıda okuyacağınız uzere devam eder.
Timsahlarla başlayan maceramız balta girmemiş yağmur ormanlarının derinliklerinde devam edecekti ve bizim bundan haberimiz yoktu. Dediğim gibi rehber/kanocumularımız bizi nehrin kıyısında bırakmış ve buradan dümdüz küçük yürüyün demişti.
Küçük yürüyün dedi ama rehberin kendisi orada doğmuş büyümüş, bizimse ömrümüzde görüp gördüğümüz orman belgrad ormanı, artık hangi doğa insanı genimize güvendiysek biz yine gerizekalı hareketler yapa yapa yürümeye başladık. Hareketleri gözünüzde canlandırmanız için örneklendiriyorum, koşarak birbirimizin sırtında zıplama, omuz atarak diğerini dar patikadan çıkarmaya çalışma, ilerideki ağaca önce kim varacak diye yarışıp anlamsiz yere yorulma gibi... He bir de tabii söylememe gerek yok herhalde yağmur ormanında yürüyüşe gidiyoruz ve yanımızda su yok!
Yağmur ormanında kaybolmayan varsa aranızda durumu şöyle anlatayım; hava o kadar nemli ki nefes alıp verirken ağzınızdan çıkan havayı 3 boyutlu olarak görebiliyorsunuz, kalın bir ter tabakası insanın derisine yapışıyor, nefes alırken burnunuzun dibinde bir duvar var gibi, ağaçlar öyle yüksek ki tepelerini görmeye çalışırken dengeyi kaybedip sırt üstü düşme ihtimaliniz çok yüksek, içerilere girdikçe ağaçların sıklığından güneş ışığı da giremiyor, sürekli nem ve ıslaklıktan ağır bir küf kokusu...
Küçük yürümenin ilk saatinde patika yol çamura dönüyor, bastıkça bileklerimize kadar cörk diye çamura giriyoruz, bastığımız yerde ne tip mahlukatlar olduğunu bilmek istemiyoruz, bir düşünsenize o çamurun içinde cirit atan yaratıkları, ıyk!
Yürüyüşün 2. saatinde -artık herkes birbirinden nefret ediyor ve birbirini bir daha ömrü boyunca görmek istemiyor haldeyken- karşıdan bir kadın görünüyor, kafasında kocaman bir kap taşıyor, elinde de kocaman bir pala var. 4'ümüz birden heyecanla bakar mısınız diye hem zıplayıp hem bağırıp kadına doğru hamle yapınca kadın korkup gerisin geriye koşmaya başlıyor, kadın koşuyor biz kovalıyoruz, bu arada herkes aynı anda bağırdığı için kadın bizi anlamayıp hızlandıkça biz peşinden...
Sonunda kadıncağız çamurda kayıp yere düşüyor, bizim yüzümüzden baştan aşağı çamura bulanmış ama hala sürünefek kaçmaya çalışıyor, hepi topu yol soracağız ama durum öyle absurd bir hal aliyor ki bu sefer de D ve arkadaşımız Al Pacino sürünmeye çalışan kadını ayaklarından yakalamış kaçmasın diye uğraşıyor, ben ve Al Pacinonun karisi ise "yakaladık, yakaladık" diye bağırıyoruz, sanki amacımız oymuş gibi. O anda birileri gelse ve bizi görse hayatta inanmazlar yol sormak istediğimize, zaten elimiz yüzümüz çamurla karışık ter, nemden saçlar kabarmış maymun gibi birşey olmuşuz, yetiyiz desek inanır insanlar, mağaradan az önce çıkmışız da evrimimizi tam tamamlayamamışız gibiyiz. Deli gibi bağırıp da yolu sormayı becerene kadar kadın bizimkilerin elinden kurtuldu kaçıyor, kalıyoruz yine ormanda tek başına.
İçimizden biri evrimini tamamlıyor, ve beynini kullanmayı başarıyor, kadının geldiği yöne ayak izlerini takip edelim diyor. Nasılsa çamur ya çok zor olamaz. Kadının ayak izleri, ne olduğunu asla öğrenmek istemediğimiz irili ufakli başka ayak izleri vs takip ede ede sonunda bir afrika köyüne ulaşıyoruz, çalı klübeler o an gözümüze 5 yıldızlı otel gibi görünüyor. Ve fakat köye girmemizle meydanda toplaşmış bütün çocuklar ağlamaya başlamasın mı? Çocuklar köyden henüz hiç çıkmamıs tabii, e haliyle afrikalı olmayan kimseyi de görmemişler, biz de o an zaten pek insana benzemiyoruz, çocukların beyaz adamla ilk tanışması çok travmatik bir tecrübe oluyor ama muhtemelen ilerleyen günlerde anneleri yemek yedirmede hiç zorlanmamıştır, bitir yemeğini yoksa seni ormandan çıkan korkunç tiplere veririm!!!
Sen tarzan ben Jane kivaminda cumlelerle derdimizi anlatiyoruz. Köyün gençlerinden biri hayrına son model bir cep telefonu çıkarıp! otelin numarasını arıyor, nasıl pislik içindeysek köylüler bize pek dokunmadan su falan veriyor, avrupalilari cok guzel temsil ediyoruz, otelin arabası gelip bizi alıyor ve "küçük" yürüyüşümüz sona eriyor.
Otele gidince otelin sahibiyle ne kadar sevgi dolu ve seviyeli bir iletişim kurduğumuzu tahmin edebiliyorsunuzdur. Otelin sahibi ise bize şu cevabı veriyor: " a o yol o kadar uzun mu sürüyormuş, ne bileyim benim hiç ilgimi çekmemişti hiç gitmedim!"
Timsahlarla başlayan maceramız balta girmemiş yağmur ormanlarının derinliklerinde devam edecekti ve bizim bundan haberimiz yoktu. Dediğim gibi rehber/kanocumularımız bizi nehrin kıyısında bırakmış ve buradan dümdüz küçük yürüyün demişti.
Küçük yürüyün dedi ama rehberin kendisi orada doğmuş büyümüş, bizimse ömrümüzde görüp gördüğümüz orman belgrad ormanı, artık hangi doğa insanı genimize güvendiysek biz yine gerizekalı hareketler yapa yapa yürümeye başladık. Hareketleri gözünüzde canlandırmanız için örneklendiriyorum, koşarak birbirimizin sırtında zıplama, omuz atarak diğerini dar patikadan çıkarmaya çalışma, ilerideki ağaca önce kim varacak diye yarışıp anlamsiz yere yorulma gibi... He bir de tabii söylememe gerek yok herhalde yağmur ormanında yürüyüşe gidiyoruz ve yanımızda su yok!
Yağmur ormanında kaybolmayan varsa aranızda durumu şöyle anlatayım; hava o kadar nemli ki nefes alıp verirken ağzınızdan çıkan havayı 3 boyutlu olarak görebiliyorsunuz, kalın bir ter tabakası insanın derisine yapışıyor, nefes alırken burnunuzun dibinde bir duvar var gibi, ağaçlar öyle yüksek ki tepelerini görmeye çalışırken dengeyi kaybedip sırt üstü düşme ihtimaliniz çok yüksek, içerilere girdikçe ağaçların sıklığından güneş ışığı da giremiyor, sürekli nem ve ıslaklıktan ağır bir küf kokusu...
Küçük yürümenin ilk saatinde patika yol çamura dönüyor, bastıkça bileklerimize kadar cörk diye çamura giriyoruz, bastığımız yerde ne tip mahlukatlar olduğunu bilmek istemiyoruz, bir düşünsenize o çamurun içinde cirit atan yaratıkları, ıyk!
Yürüyüşün 2. saatinde -artık herkes birbirinden nefret ediyor ve birbirini bir daha ömrü boyunca görmek istemiyor haldeyken- karşıdan bir kadın görünüyor, kafasında kocaman bir kap taşıyor, elinde de kocaman bir pala var. 4'ümüz birden heyecanla bakar mısınız diye hem zıplayıp hem bağırıp kadına doğru hamle yapınca kadın korkup gerisin geriye koşmaya başlıyor, kadın koşuyor biz kovalıyoruz, bu arada herkes aynı anda bağırdığı için kadın bizi anlamayıp hızlandıkça biz peşinden...
Sonunda kadıncağız çamurda kayıp yere düşüyor, bizim yüzümüzden baştan aşağı çamura bulanmış ama hala sürünefek kaçmaya çalışıyor, hepi topu yol soracağız ama durum öyle absurd bir hal aliyor ki bu sefer de D ve arkadaşımız Al Pacino sürünmeye çalışan kadını ayaklarından yakalamış kaçmasın diye uğraşıyor, ben ve Al Pacinonun karisi ise "yakaladık, yakaladık" diye bağırıyoruz, sanki amacımız oymuş gibi. O anda birileri gelse ve bizi görse hayatta inanmazlar yol sormak istediğimize, zaten elimiz yüzümüz çamurla karışık ter, nemden saçlar kabarmış maymun gibi birşey olmuşuz, yetiyiz desek inanır insanlar, mağaradan az önce çıkmışız da evrimimizi tam tamamlayamamışız gibiyiz. Deli gibi bağırıp da yolu sormayı becerene kadar kadın bizimkilerin elinden kurtuldu kaçıyor, kalıyoruz yine ormanda tek başına.
İçimizden biri evrimini tamamlıyor, ve beynini kullanmayı başarıyor, kadının geldiği yöne ayak izlerini takip edelim diyor. Nasılsa çamur ya çok zor olamaz. Kadının ayak izleri, ne olduğunu asla öğrenmek istemediğimiz irili ufakli başka ayak izleri vs takip ede ede sonunda bir afrika köyüne ulaşıyoruz, çalı klübeler o an gözümüze 5 yıldızlı otel gibi görünüyor. Ve fakat köye girmemizle meydanda toplaşmış bütün çocuklar ağlamaya başlamasın mı? Çocuklar köyden henüz hiç çıkmamıs tabii, e haliyle afrikalı olmayan kimseyi de görmemişler, biz de o an zaten pek insana benzemiyoruz, çocukların beyaz adamla ilk tanışması çok travmatik bir tecrübe oluyor ama muhtemelen ilerleyen günlerde anneleri yemek yedirmede hiç zorlanmamıştır, bitir yemeğini yoksa seni ormandan çıkan korkunç tiplere veririm!!!
Sen tarzan ben Jane kivaminda cumlelerle derdimizi anlatiyoruz. Köyün gençlerinden biri hayrına son model bir cep telefonu çıkarıp! otelin numarasını arıyor, nasıl pislik içindeysek köylüler bize pek dokunmadan su falan veriyor, avrupalilari cok guzel temsil ediyoruz, otelin arabası gelip bizi alıyor ve "küçük" yürüyüşümüz sona eriyor.
Otele gidince otelin sahibiyle ne kadar sevgi dolu ve seviyeli bir iletişim kurduğumuzu tahmin edebiliyorsunuzdur. Otelin sahibi ise bize şu cevabı veriyor: " a o yol o kadar uzun mu sürüyormuş, ne bileyim benim hiç ilgimi çekmemişti hiç gitmedim!"
10.8.12
San Andrea'dan Sassandra"ya
Malum sebepten bu hafta aklıma Afrika düştü. Siz benim zahmetsiz seyahatler dönemime denk geldiniz, her zaman böyle değildi. Afrika'da seyahat ederken blog falan yoktu, ama biz yine sehayat etmeden durmuyorduk.
Abidjan'a yeni taşınmıştık, ta İstanbul'dan tanıyıp aynı anda oraya taşındığımız pek kafa dengi İtalyan arkadaşlarımız var. Hepimiz Afrika'nın acemisiyiz. Nerden duyduk bilmiyorum, Sassandra'nın plajları çok güzel dedi birileri, biz de dünden hazırız hemen haftasonu için planlar yapıldı.
Sassandra, Gine körfezi ve Gaoulou milli parkı arasında bir balıkçı şehri ( hatta daha çok ıstakozculuk şehri demeli), 40 bin kişi yaşıyor, 1471'de portekizliler keşfetmiş, adını San Andrea koymuşlar, zamanla Sassandra olmuş. Milli park dedigime bakmayin kocaman bir yagmur ormani.
Abidjan, Sassandra arası 231 km. Yakın da üstelik ne var ki. Birkaç kişiye de sorduk "küçük uzak" dediler, Afrika'da acemilik günlerimiz ya bu "küçüğü" gerçek anlamında kullanıyorlar sandık. Şehirden çıktıktan sonra 5 dakika içinde gerçeklerle yüzleştik;
1. Mesafe kısa ama yol asfalt değil, asfalt olan yerler ise boydan boya çukur
2. Her 10 km'de bir polis barikatı-asker barikatı var. Ülke sivil savaşta, tamamen ortadan 2'ye bölünmüş, askerler sarhoş, barikatlarda durup camı indiriyorsun önce kimlik kontrolü sonra bira parası soruyorlar, bunlar konuşulurken omuzdan sarkan kalaşnikof -afrika'nın her yerinde istisnasız en çok bulunan şey- burnunuzun ucuna değiyor. nasıl tatil diye gözümüz döndüyse artık.
4 saat sonra bizi otele götürecek sapağa vardık, ondan sonra yol yokmuş meğer, toprak patika, aylardan ekim, Fildisi Sahili'nin kucuk yağmur mevsimi zamani, yagmurlardan o toprak patika da olmuş 3 boyutlu topografik harita, bavulları çeke çeke yağmur ormanının içinden geçecek değiliz elbet, arabanın altını bırakır mıyız acaba diye diye bir 2 saat daha, bağırsaklar bir noktada midenin etrafında fiyonk oluyor, sonunda vardık.
Değer miymiş değermiş! Önümüz açık okyanus, plaja kurulmuş 5 tane bungalov var, dalgalar balkonunuzun önünü yalıyor, arkamız yağmur ormanı, dev ağaçların yaprakları çatıya değiyor, açık havada bir restoranı var otelin, balıkçılar tuttukları balıkları, istakozlari getirip satıyor, denizin tuzu tabağınızda, otelin sahipleri bir fransız çift, Afrika'nın böyle ücra köşelerine yerleşen yabancilarin genelde şaibeli hikayeleri oluyor, hikayelerini sormuyoruz, zaten onlar da çoktan Afrikalı olmuşlar.
Ülkede iç savaş var ve yabancıları direkt tehdit ediyor ya herkesin birbiriyle sürekli irtibatta olması tembihli, her an herşey olabilir, bizden önce 3 acil tahliye yaşamışlar, şakası yok. Onun için telefonlara bakalım diyoruz ve ilk sürpriz tabii ki telefonlar çekmiyor. Zaten çekmesi anlamsız olur okyanus dedim, yağmur ormanı dedim ama işte hepimiz şehir çocuklarıyız ne bilelim.
Gündüzün romantik yağmur ormanı, ağaçlar camlara değiyor falan hisleri hava kararınca kalmadı tabii, kapkaranlık, telefonlar da çekmiyor, yılan mı girer, aslan mı iner, panda mı vardır yağmur ormanında ne hayvanı vardır ne bilelim, hoş aslan gelse telefon çekse ne olacak o da ayrı. Neyse aslan gelirse önce kafamı yesin de barı birşey hissetmeden küt diye gidelim diye dua edip uyudum uyandım sabahı ettim.
Otelin sahipleri Afrika'nın buralarında aslandı, fildi kalmadı merak etmeyin he ama yılan vardır tabii diye içimize su serpti! Kahvaltıdan sonra nehirde kano gezisi yapıp iç bölgeyi görmek ister miyiz diye sordular, kanoyla nehirde gezip sonra bir noktada inip "kucuk" bir trekkingle geleneksel bir köye varacakmışız, otelin arabası bizi oradan alırmış. Istemez miyiz hic? Şahane fikir diye önce fikre sonra kanolara atladık.
Kanolar yukarıdaki resim gibi, ince uzun pek elegan, yerliler ağaçlardan kendileri yapıyor, 2 kanoya pay olduk. Yerli halkin geleneksel muhendislik becerileri, bu kanolarin asla batmayacagi devrilmeyecegi konularinda cok bilmislik yapa yapa yola koyulduk. Nehirde yapılabilecek bütün gerizekalı hareketleri yapıp çok eğleniyorduk, işte birbirini ıslatma, diğer kanoyu devirme çalışmaları, bacaklar suyun içinde, kafa suyun içinde gitme, kanonun içinde tek ayak üstünde dengede durma oyunu gibi... Nehrin ucuna doğru kanoyu kullanan rehberimize bu nehirde ne balıklar var diye sorduk, saydı saydı balık cinslerini çok tanırmışız gibi en sonunda da bir de timsahlar var tabii dedi! Neeeee? Timsah mı? Oğlum ben 45 dakikadır kafam suda gidiyorum niye daha önce söylemiyorsun timsah olduğunu!!! E nehir bu, nehirde timsah vardır, biliyorsunuz sandım dedi! Benim tanıdığım nehirlerde yoktur. Ben tanidigim nehirlerde boyu elimi gecen balik bile yoktur. Kanocu anlamadi, icinde timsah olmayan nehir olmaz dedi. Kültür şokunun ilk ölümcül örneğini verebilirdik. Yolculuğun bunu takip eden kısmında tabii ki hepimiz ellerimiz ayaklarımız kanonun içinde kıpırdamadan oturduk ve devrilmeyecegine sonsuz inancimiz olan kanolara daha bir supheyle bakmaya basladik.
Derken "küçük!" yürüyüş kısmına geldik, kanocular bizi bıraktı, burdan dümdüz "küçük" gidin köyü bulun dedi....
O patikada bizi neler bekliyordu, küçük yürüyüş ne kadar sürecekti, otele dönünce az kalsın kim katil oluyordu, bunlar ve daha bir çoğu yarın extra bagaj'da...
5.8.12
Bazen Gider Dostlar...
Yakında 10 yıl olacak, yolculuğa çıktığımız. Yol hikayeleri minyatür hayat hikayeleri. Her zaman mutlu hikayeler olmuyor. Bu hafta yolculuğun bir etabında bize eşlik eden bir dostumuzu kaybettik.
Yokluk dostlukları daha kıymetli demeyeyim ama daha farklı oluyor. Arlette bizim yokluk dostumuzdu. Gana'da 4 yıl birbirimize dayandığımız dostlardandı. Bizim evi su bastı bütün havlularını ve komşuları toplayıp bize koştu, onun kocası ölümden döndü hastaneye biz yetiştirdik, biz bir minibüsle kaza yaptık yardıma onlar koştu, minibüsün yolcularını Arlette kendi arabasıyla evlerine dağıttı, havaalanına hep birbirimizi taşıdık, D'nin sürpriz doğumgünü hazırlıklarını ben onun evinde sakladım, onun kocasının sürpriz doğumgününe biz kalktık paris'ten gittik, D seyahat etti yalnız kalmamam için her akşam şaraplarını alıp benimle oturdular, onun beli ağrıdı zahmetli alışveriş turlarını ben yaptım, buzlu cam kapılarımız birbirine açıldı, balkonlarımız birbirine baktı, bazen birbirimizden sıkıldık kapıları açmadık, onun annesi öldü beraber ağladık, üvey oğlu tutuklandı Gana'daki karakolu beraber ayağa kaldırdık, sonra çocuğu onun hışmından bizim evde sakladık, diplomatik kuryeleriyle olmayacak şeyler getirttik, birbirimize çikolatalar taşıdık, o İstanbul'u benim ağzımdan sevdi, sonunda İstanbul'a taşındı. Dedim ya yokluk dostlukları başka oluyor, daha çok paylaşıyor insan.
Güzel şeyleri severdi benim arkadaşım, şampanya baloncuklarını severdi, tanışma hikayemizi şen kahkahası şampanya baloncuklarına karışarak anlatırdı. Evlerine taşındıkları ilk gün, koliler üst üste yığılıyken bizim kapıyı çalmış, "evde oturacak sandalyem olmayabilir ama şampanya plastik bardakla içilmez bana 2 kadeh ödünç verir misiniz" demişti. Sıcak iklimleri, rengarenk taze cicekleri, güzel adamları, belçika çikolatasını, renkli ojeleri, lezzetli kahveyi severdi - yolculuklarına yanına kahve makinasını alıp çıkardı-.
Çok erken ayrıldı aramızdan, hepimizi çok şaşırttı. Gittiği yerde kahkahaları şampanya baloncuklarına karışan iyi insanlar, hep taze cicekler, renkli ojeler, güzel adamlar, lezzetli kahveler ve annesi onu bekliyordur umarım.
26.7.12
Pini'nin Cektikleri
Dudu, BanuEfe, Sevda, Ani, Babam ve Teyzos bakabilir cunku dunki uzuuun yaziyi bir tek onlar okuyup bitirmis! Yok oyle okumadan resimlere bakmak, hadi bakalim once bir onceki yaziya, bak dinliyor mu beni? sana diyorum hoooop
| Italya'nin Focasi, Savelletri |
| siesta zamani kimseler yok |
| guzel sokak isimli guzel sehirler |
| iste bunlar sassiler, Matera |
| bunu ceken Pini degil tabii D. isigi tutturamamis olabilir napalim |
| rengarenk vespalardan daha italyan ne olabilir? |
| capo vaticana'nin denizi dedigim kadar var di mi? ben bunu cekerken biz aslinda kaybolmustuk |
| Maratea'yi kapisina boyle koymus birisi |
| Maratea'ya kollarini acmis Isa |
| manzarasi da guzel hani |
| o kivrilan seyler yollar evet |
| Amalfi uzaktan cok guzel |
| buradan gonderdigimiz kartpostallar bakalim gelecek mi? |
| sms gondermemenizi tavsiye ettigim yollar boyle yollar |
| Burasi da Positano hala Amalfi'deyiz |
| gemiye benzemiyor mu? |
| Ravello, burasi bir ingiliz lordunun eviymis, artik otel, benim evim olsa ben biryere kipirdamazdim, belki sizi davet ederdim bilmiyorum henuz |
| terasimizdan Sorrento |
| gunesi son kez Sorrento'da batirdik |
25.7.12
Pizza, Domates, Esekler, Yamaclar, Sezar'in Kellik Sorunu ve Digerleri
Tatilimizi yaptık geldik. Arabadan resepsiyona kadar sol kolla bavul çekme, işaret parmağıyla radyo kanalı değiştirme, denizde sırt üstü kendini akıntıya bırakma spor dallarında altın madalyaya talibim. Dün sabah uyanıp de deniz kokusunu alamayınca gerçekten sudan çıkmış balık gibi nefessiz kaldım mı? Kaldım. Size Ayşe Armancılık yapıp da denizden ılık ılık esen rüzgarla uçuşan bembeyaz perdelerin ardında, sokaktan gelen neşeli çocuk seslerine karışan annelerin italyanca müzikli bağırmalarını dinleyerek D'yle biribirimizi daha da çok sevdik falan yazmayacağım. Güney İtalya diyorum e tabii ki şahane yerler gördüm ama okul muavini gibi didaktik didaktik şuraya gidin şurada kalın da diyecek halim yok. Gitmek isteyen bana mail atsın bütün tavsiyeleri direkt veririm.
Gelgelelim süper şeyler öğrendim, harika insanlar tanıdım, ben size onları anlatacağım.
Arabayı aldık, Roma'dan vurduk aşağıya, 350 km git git bitmez, vardık Adriyatik kıyısına. Savelletri, İtalya'nın Foçası. O kadar ki Foça'da havlu aldığımız sokağı ve dükkanı gördük sanki. Çağan Irmak gelip "dedemin paralel evrendeki halleri" diye bir film çekebilir, o kadar. Yarısı balıkçı, diğer yarısı yazlıkçı. Herkes birbirini tanıyor, sadece italyanca konuşuyor. Demek değil ki size yardım etmiyorlar, tam tersi, restoranda ne yiyeceğinize arka masadaki tombul teyze karar veriyor, sizin verdiginiz siparişi beğenmeyip alakasız birşey ısmarlıyor garsona, size fikrinizi bile sormadan. Ama tombul teyzeye güveneceksin. En güzel yemekleri o biliyor.
Savelletri'de Massimo'yu tanıdık, otelimizin sahibi. Otel dediğim şey 5 odalı, Massimo kendine keyfine göre ev yapmış, eşi dostu kalsın diye de 5 oda yapmış gibi.
-Kahvaltı kaça kadar?
-Siz ne zaman kalkarsanız?
-Peki ya check-out?
-Siz ne zaman gitmek isterseniz.
Uzun uzun yemek içmek konuştuk Massimo'yla, fransızlar "bon vivant" diyor, iyi yaşayan, böyle ehl-i keyif insanlara. Pizza yunanca pita ve türkçe pideden gelirmiş, öyle evlere servis pizzacıların yaptığı gibi yok kenarı peynir dolu vs asla asla olmazmış, ayrıca pizza sadece akşamları yenirmiş, öğleyin pizza soranlar sadece turistlermiş, pizza Napoli'nin fakir semtlerinde doğduğu için gerçek pizza napolitana ve margaritaymış, margarita İtalya'nın birleşmesini ve bayrağını temsil edermiş domatesin kırmızısı, mozzarellanın beyazı ve fesleğenin yeşili eşittir İtalyan bayrağı. Bayrağını yemekle tarif eden ülke canımı yesin. Bir de sokaklarina sanatci, havaalanlarina ressam isimleri veren ulke.
Sonra Matera'ya geldik, Matera iç bölgede, dağlık, mağaralara yerleştirilmiş taş evleriyle ünlü. Bu mağara evlere sassi diyorlar. Uzun uzun yüzyıllar önce mühim biryermiş, zamanla fakirleşmiş, gözden düşmüş, 1950'ye kadar sıtmadan ve fakirlikten kırılıyormuş sassilerde yaşayanlar, sonra italyanlar burayı hatırlamış, toplu konutlar yapıp halkı oralara taşımış, küçük mağara evlerde 10'ar kişi yaşayan halk toplu konutlara çok sevinmiş. Mağaralar 1993'e kadar terkedilmiş. 93'de Matera unesco dünya kültür mirası olunca terkedilmiş mağaralar bir değerlen sen! Şimdi butik oteller, hipster evler...Eski sahipleri pişmandır tahminimce. Mel Gibson meşhur İsa'nın Cilesi filmini burada çekmiş. 160 tane kilise var, evet doğru okudunuz 160!!! Yorumsuz...
Ertesi gün yine yola döküldük, bir 300 km daha, çizmenin bileğinden ayağın üstüne geçmek için. Sicilya'yı ana karaya bağlayan meşhur bir otoyol var, yıllardır bitirilemeyen, İtalya'nın en sakat otoyolu, inşaat 10 yıl sürer sanmışlar ama birbirine düşman 2 mafya ailesi sicilyalı casa nostra ve calabreli n'dranghetta ailesi, birbirlerinin şantiyelerinin peşinde, gel de bitir. Fakat o 300 km'ye değiyor, Capo Vaticana'ya bir geliyorsunuz turkuaz Tiren denizi ışıl ışıl. Bizim GPS'in (adi Gisette) kafa karisti, denizin ortasinda bir yerde otel diye israr etti, onun aklina uyup dar merdivenlerden asagi biraktik arabayi, otel orada degilmis tabii! Buraları Alman turistler herkeslerden önce keşfetmiş, sabah erkenden havluyla kapılan şezlonglardan belli zaten. İtalyanca domates pomodoro demek. Nedenmiş biliyor musunuz? Çünkü batılılar domatesi ilk kez azteklerde gördüğünde bu elmaya benzeyen şey çok pahalıymış, çünkü uzun süre saklanamıyor, onun için de altın değerinde "pomme d'or" yani altından elma, pomodoro!
Sonra yine bindik arabamıza, bu defa Maratea, bir nevi minik Amalfi, Amalfi eksi turistler diyelim, dağların denize inen dik yamaçlarına kurulmuş köyler topluluğu Maratea. Köyler rengarenk, oyuncak evler gibi, yamaçlar o kadar dar ki birinin adı "torre apprezzami l'asino" "katırıma değer biç!". Yamaç öyle dar öyle dar ki eski zamanlarda 2 katır karşı karşıya gelirse yanyana geçmeleri veya dönmeleri imkansız, bu durumda katırlardan biri feda edilip uçurumdan aşağı bırakılıyor, diğer katırın sahibi de feda edilen katırın sahibine bir tazminat, bedel ödüyor, işte onun için patikanın adı katırıma değer biç. Yollar hala dar, Gisette de yine yolu sasirdi ve oralı bir italyanla arabalarımız burun buruna geldi, arabamıza değer biçmek zorunda kalacağız diye korktuk, uzun uzun kim geçsin kim dönsün pazarlığı yaptık. Sonra biz yabanci oldugumuz icin hadi bu defalik gecin diye yol verdi bize. Bir de plaj dönüşü ben her an D'nin ailesine tazminat ödemek zorunda kalabilirdim. Şahane yerler, yokuş aşağı inerken çok romantik, doğa, dalga sesleri, ağustos böcekleri, dağın yeşili denizin rengine karışıyor, ay hayat ne hoş falan da yokuş yukarı çıkarken napıcaz, yürüsene durmasana, ay terliğime bastın, ne kıpırdadı o çalıda
yılan mi ne o, offf cok sicak uzak dur!!! Romantizm falan kalmıyor. Maratea kucucuk ama orada da 40 tane kilise var. En yuksek tepesinde kocaman bir Isa heykeli var, Il redentore, 22 mt yuksekliginde heykel, 1965'den beri kiyilari tepeden kucakliyor. Guney Italya'da en cok hala onun sozu geciyor tabii, sey belki mafyadan sonra en cok onun sozu geciyor.
İtalya ve romantizm deyince Amalfi kıyılarını geçmek olmaz tabii. Amalfi'yle ilgili ilk tavsiyem şu, meşhur daracık virajlı yollarında arabada giderken aynı anda İstanbul'daki kardeşinizle mesajlaşmayın, sonuçları eeeee nasıl desem tatsız oluyor. Amalfi'nin nasıl güzel olduğunu benim zaten söylememe gerek yok, o kıyılar elle işlenmiş gibi, doğa harikası, yani 2 köy arası böyle, gelgelelim köylerden birinde durup da büyük şans eseri park yeri bulursanız (ve park parasını ödemeye gücünüz yeterse!!-hayatımızın en pahalı park yerleriydi, arabayı bırakmıyor da otoparkın hisselerini alıyoruz sandık-) binlerce turistin şıpıdık plastik terliklerinin asfaltta çıkardığı sürüme sesine odaklanmaktan bütün hisleriniz uyuşuyor. Her resme kıllı göbekli terli turist girdiği için adam gibi resim de çekemiyorsunuz zaten. Ama yine de gidilir kardeşim, turistlere ve plastik parmak arası terliklerine rağmen güzel bölge.
Amalfi'de Guiseppe'yi tanıdık, rahat babam yaşında, otelimizde garsondu, o kadar zarif, o kadar hoş ki, e bir de dedim ya babam yaşında, servis ettirmekten utandığımız için D'yle her yediğimizin tabağını mutfağa götürsek mi diye huzursuz olmaktan yemek yiyemedik. Guiseppe o bölgenin yerlisi, yıllardır aynı otelde çalışıyor, otelin de Amalfi'nin de "dolce vita" zamanlarını görmüş, ama kışın iş yok, e ekonomi de malum, her kış İsviçre'ye bir kayak otelinde çalışmaya gidiyor, ama bu kış o otel de tadilata giriyormuş, D'nin İsviçreli olduğunu duyunca bir otelimiz olup olmadığını sordu, Guiseppe guzel bir is bulur mu acaba diye aklimizi onda birakarak ayrildik Amalfi'den.
Ve sonunda yolculuğun son ayağına Sorrento'ya geldik, Napoli tam karşı kıyı, Vezüv ve Pompei yanıbaşı. Pompei'nin hikayesini bilirsiniz zaten. Vezüv ise en son 1944'te patlamış, hatta tam da Amerikan uçaklarının İtalya'yı bombaladığı anda. Hatta savas gemilerindeki Amerikan askerlerinin manzarayi ve zamanlamasini gorunce, tanrinin savasa ofkesini gosterdigini dusundukleri soyleniyor. San Sebastiano köyünü tümden yutmuş lavlar, köylüler de köyü tekrar lavların hemen durduğu noktanın altına kurmuşlar!! Uzmanlar bir sonraki patlama katastrofik boyutlarda olacak diyor. Bunu bile bile Napoli'de yaşayanlarda da "bize birşey olmaz" hastalığından olmalı. Bu arada Napolililer batıl inanç konusunda tedbiri elden bırakmayanlardan. No e vero, ma ci credo, gerçek olmasa da ben inanıyorum! Sadece 13 değil 17 rakamına da tedbirle yaklaşmalı örneğin, bizim nazar boncuk yerine onlar mercanın ya da mercan rengi herhangi birşeyin nazardan koruduğuna inanıyor, bir de tabii sayısız aziz-azize, Berlusconi'nin mucizeler yaratan bir aziz olduğuna inanan bile var, mucizeye bağlı tabii!
Her tatilin bir sonu vardır. Döndük geldik Roma'ya. Roma deyince akla kim gelir? Sezar saçlarının dökülmesine çok kafayı takıyormuş, bunun için senatodan devamlı defneden bir taç takmasını onaylayan bir yasa çıkarmalarını istemiş, teoride onurlandırıcı ama pratikte başka işe yarayan bir yasa, böylece taçla kafasının gerisinde kalan saçları alnına doğru tarayıp tutturuyor, Kleopatra da sevgilisine özel losyonlar hazırlattırırmış ayı yağı ve kızarmış fare derisinden! Sezar da olsan saçın dökülmesin diye kafaya sürmeyeceğin şey yok demek. Ve Kleopatra da olsan sevdigin adamin takintilarina care bulmak icin yapmayacagin sey yok.
Uzun uzun yazdim buraya kadar kimler okudu bakalim? Yoklama alicam. Fotolar da artik yarin.
Subscribe to:
Posts (Atom)








