Ben bu yazıyı yeni yazmadım ama yakalanırım falan diye hemen post etmedim. Ziyaretten hemen sonra post etsem bakalım bizim hakkımızda yazmış mı diye bir google translate yapsalar ayıp olurdu tabii. Hoş bu ihtimale karşılık uyduruk "aman bu insanları ne seviyorum, çocukları da ne tatlı" yazısı yazabilirdim, siz nasılsa gerçekleri biliyorsunuz. Ama artık o kadar dalavere de çok olurdu.
Yazıya başlamadan önce anlaşalım, ben çocuk severim, sevilesi çocuğu severim. Şahitlerim de var bu konuda. Yazımızın konusu benim vaftiz velet (nam-ı diğer chucky) ve onun türevleri. Ayrıca da kendi çocuğuna methiyeler düzüp komşunun çocuğuna "amannnnn Ayşe'nin oğlan da ne şımarık" diye çamur atmak bizim memleketin ata sporudur. Sanırsın kendi oğlu az önce lordlar kabinesi oturumundan çıkmış da gelmiş. O da sümüklü o da sümüklü işte tek tip çocuk. Olsun ben çocuk severim.
Yine nereden geldik bu konuya derseniz. Haftasonu Chucky bizdeydi. Yüzyüze 2 yılda bir görüşüyoruz, vaftiz ebeveynlik görevlerimizi mektup yoluyla, uzaktan hediye göndererek ve biyolojik ebeveynlerine gözümüz gibi bakarak yerine getiriyoruz.(eğer onlara birşey olursa Chucky bize kalıyor). Yüzyüze görüşmememizin sebebi büyüyüp de seri katile dönüşümünü tamamladığında beni tanıyacak kadar eşgalime hakim olmasını istemiyorum. Vaftiz annem kim dediğinde ben değilim bu diye başkasını gösterebileyim.
Şu anda papa'ya tüm vaftiz annelik müessesesini ortadan kaldırması için gerekçeli dilekçe yazıyorum. İadeli taahhütlü göndereceğim. 1000 yıllık kurum değiştiremem diye yan çizerse de bizim vaftiz çocuğu değiştirsin. Olmamış bu, bize yenisini versin. İnsan kendi doğursa bak o kadar sırt ağrısı çektim, selülit, varis kaldı ne yapalım artık diye kabul eder. Ama benim suçum ne?
Bir de ben böyle Chucky tüm haftasonu diğer bütün çocukları dövdü, yere düşürdü üstlerine bastı, bütün büyüklere tükürdü, gelen geçen kadınlara "seksi şey" diye bağırdı (2 yaşında cinsel taciz!), bütün kafelerde bardak kırdı, pusetteki bebelerin biberonlarını çaldı diye utancımdan nerelere saklanacağımı bilemezken, biyolojik annesi oğluyla gurur duymalara doyamadı. (uluslararası "şehzadem/aslanım" sendromu)
Tamam hadi hamilelik sırasında hormonlar mormonlar falan işin o kısmının tıbbi dayanağı var, narkozdan da geçici duyma sorunu yaşıyorsun diyelim (yaklaşık 15 yıl kadar) veledin histerik çığlıkları anne babada beyaz ses efekti yapıyor, duymuyorlar. Ama yani kardeşim ameliyatla gözlerinizi de mi aldırdınız? Çocuk tüm toplumu yaş ayırımı gözetmeksizin terörize ediyor. Eşitlik ilkesinin tamamen yanlış anlaşılmış hali.
Lütfen tüm ruhani ve politik liderler bu konuya birleşip bir el atsınlar. Lütfen rica edeceğim.
25.6.12
29.5.12
32 yil once bugun...
32 yıldır birini seviyorum, ama öyle böyle değil herkesden çok seviyorum.
Başlangıçta zor zamanlarımız oldu tabii. O geldiğinde benim (size ne canım kaç yaşında olduğumdan) keyfim pek gıcırdı, paşalar gibi yaşayıp gidiyordum, dizlerim kabuk, ellerim toz toprak içinde, saçlarım birbirine girmiş, bir de dişleğim, onunsa altın saçılmış bukleleri vardı, upuzun kirpikli kocaman güzel gözleri, dünyanın en güzeliydi (güzelidir).
32 yılda bisikletimi sattı, anneme babama en olmayacak "mühim!!!" sırlarımı (o yaşlarda insan kendini pek önemser ya) yetiştirdi, bildiğiniz bana tefecilik yaptı, para verdi faiziyle geri aldı, kafama düştü (gerçekten kafama düştü)... Ben de melek değilim elbet ama kendi kendimi ifşa edecek de değilim şimdi. Yalnız bir kere ikimizi bir köpek kovaladı, ben onu bırakıp tabanlarıma kuvvet bir kaçtım ki şu gün hala pişmanlıktan içime gelir bir kaya oturur. O akşam onu bütün köpek saldırılarından koruyacağıma çocuk aklımla söz verdim.
32 yılda en çok onunla kavga ettim ama kavgaya bir 3. kişi girince de en çok birbirimizi koruduk, şimdi boyum onun boyunun yarısı ama bugün biri ona ters çıksın ondan önce ben kavgaya girerim, en çok onunla güldüm, en çok onunla dertleştim, en çok onu özledim.
32 yıldır birini seviyorum, 32 yıl önce o geliyor diye arkadaşlarımla oyun saatini kaçırdım diye pek içlenmiştim, ama iyi ki o gelmiş. İyi ki doğdun kardeşim.
24.5.12
Tiyatro Sahane Birseydir
Afrika'da herşey vardı, tiyatro yoktu. Şahane dans gösterileri, konserler izledik, İsmail Lo'nun insanın içine dokunan sesini canlı dinledik, ama tiyatronun yeri ayrı.
Paris'e gelince yılların ruh açlığıyla bir saldırdık ki, biletleri her zaman aldığımız gişedeki kadınla ismen tanışır olduk.
Paris yaşasın varolsun tiyatro yönünden çok zengin. Neredeyse her 3 binadan birinde bir tiyatro sahnesi var. Çok debdebeli salonlar da var tabii gir içlerine tarihi eser diye gez. Ama bir de apartmanın giriş katını almışlar bir daireyi sahne yapmışlar gibi cep tiyatroları da bol.
Bir keresinde -ki gördüğümüz en küçük salon buydu- oyun başlamadan yarım saat önce tiyatronun önüne gittik, kapı duvar, kimseler de yok, yanlış mı geldik acaba derken bir zil gördük çaldık, kapıyı kostümleriyle bir oyuncu açtı, o kapı tam sahneye açılıyormuş meğer ve içeride bizden bir önceki oyun devam ediyormuş. Sonra içeri girince gördük ki toplam 2 sıra koltuk, en önde oturunca bacağını biraz uzatsan oyuncuların takılıp düşme riski var. Oyun nefisti o ayrı.
Paris'te sinema salonları da böyle küçük, İstanbul'daki gibi dev AVM'ler ve onların içindeki dev movieplexler yok. Dolayısıyla oyun, film başlayana kadar herkes sokakta kuyruk olup bekliyor. Parisliler pek çok konuda aksi ve homurtulu olabilir ama yaz kış sokakta sinema, tiyatro kuyruğu bekleme konusundan hiç rahatsız durmuyorlar.
Geçen haftasonu da D'nin annesi bizdeydi, en sevdiğimiz şey olduğu için onu da alıp tiyatroya gittik. Ben aylardır bilet ve tarih kovalıyordum zaten. John Malkovich "Dangerous Liaisons"u (filmi Turkiye'de tehlikeli iliskiler adiyla oynamisti) sahneye koydu. Tabii aslinda orijinali 1782'de yazılmış bir Fransız roman. Les Liaisons Dangereuses. Cok versiyonu filme cekildi ama en bilineni Glenn Close, John Malkovich, Uma Thurman, Michelle Pfeiffer'in oynadigi (1988 ).
Oyunun, kurgunun, oyunculuğun şahaneliğini nasıl yapsam da anlatsam bilmiyorum. Malkovich bütün oyuncuları az tecrübeli gençlerden seçmiş, 18. yy Fransız aristokrasisinin edepsizliğini anlatırken hem kostümleri modernize etmiş hem de tabii çağımızın iletişim metodlarını kullanmış, Kont Valmont, Markiz Merteuil'e ipad ile mektup yazıyor, Madame de Volanges'in İphone ile resmini çekiyor vs vs. O az tecrubeli genc oyuncular nasil bir sevkle, zevkle oynuyor ben size nasil anlatsam ki? Neredeyse 3 saatlik oyun ama ne olur bitmesin ne olur bitmesin diye diye seyrediyorsun.
Demem o ki tiyatro şahane birşey. Tiyatrolarımıza dokunulmasın.
Paris'e gelince yılların ruh açlığıyla bir saldırdık ki, biletleri her zaman aldığımız gişedeki kadınla ismen tanışır olduk.
Paris yaşasın varolsun tiyatro yönünden çok zengin. Neredeyse her 3 binadan birinde bir tiyatro sahnesi var. Çok debdebeli salonlar da var tabii gir içlerine tarihi eser diye gez. Ama bir de apartmanın giriş katını almışlar bir daireyi sahne yapmışlar gibi cep tiyatroları da bol.
Bir keresinde -ki gördüğümüz en küçük salon buydu- oyun başlamadan yarım saat önce tiyatronun önüne gittik, kapı duvar, kimseler de yok, yanlış mı geldik acaba derken bir zil gördük çaldık, kapıyı kostümleriyle bir oyuncu açtı, o kapı tam sahneye açılıyormuş meğer ve içeride bizden bir önceki oyun devam ediyormuş. Sonra içeri girince gördük ki toplam 2 sıra koltuk, en önde oturunca bacağını biraz uzatsan oyuncuların takılıp düşme riski var. Oyun nefisti o ayrı.
Paris'te sinema salonları da böyle küçük, İstanbul'daki gibi dev AVM'ler ve onların içindeki dev movieplexler yok. Dolayısıyla oyun, film başlayana kadar herkes sokakta kuyruk olup bekliyor. Parisliler pek çok konuda aksi ve homurtulu olabilir ama yaz kış sokakta sinema, tiyatro kuyruğu bekleme konusundan hiç rahatsız durmuyorlar.
Geçen haftasonu da D'nin annesi bizdeydi, en sevdiğimiz şey olduğu için onu da alıp tiyatroya gittik. Ben aylardır bilet ve tarih kovalıyordum zaten. John Malkovich "Dangerous Liaisons"u (filmi Turkiye'de tehlikeli iliskiler adiyla oynamisti) sahneye koydu. Tabii aslinda orijinali 1782'de yazılmış bir Fransız roman. Les Liaisons Dangereuses. Cok versiyonu filme cekildi ama en bilineni Glenn Close, John Malkovich, Uma Thurman, Michelle Pfeiffer'in oynadigi (1988 ).
Oyunun, kurgunun, oyunculuğun şahaneliğini nasıl yapsam da anlatsam bilmiyorum. Malkovich bütün oyuncuları az tecrübeli gençlerden seçmiş, 18. yy Fransız aristokrasisinin edepsizliğini anlatırken hem kostümleri modernize etmiş hem de tabii çağımızın iletişim metodlarını kullanmış, Kont Valmont, Markiz Merteuil'e ipad ile mektup yazıyor, Madame de Volanges'in İphone ile resmini çekiyor vs vs. O az tecrubeli genc oyuncular nasil bir sevkle, zevkle oynuyor ben size nasil anlatsam ki? Neredeyse 3 saatlik oyun ama ne olur bitmesin ne olur bitmesin diye diye seyrediyorsun.
Demem o ki tiyatro şahane birşey. Tiyatrolarımıza dokunulmasın.
11.5.12
Hobi Denemeleri
![]() |
| yerlerde suruklenerek cektigim resimlerden biri |
Benim çok kral bir arkadaşım var, adı Fixu, aslında D'nin arkadaşıydı ama ben zaman içinde çaldım benim daha çok arkadaşım oldu. Fixu kral bir arkadaş olmanın yanı sıra aynı zamanda şahane bir fotoğrafçıdır. (www.fotogigant.ch) bizim düğünde de İsviçre'den kalkıp gelmişti. Tabii ki düğün resimlerimizden sorumlu "resmi otel fotoğrafçısının" çektiği resimler çok kötüydü. Neyse ki ben beyaz giydiğim için ayırt edilebiliyordum, yoksa resimler "bu fotodaki Fatma teyze mi yoksa Nurullah amca mı tam olarak secemiyorum da?" kalitesindeydi. Fixu sayesinde doğru düzgün resimlerimiz oldu.
Benim böyle kıvrandığımı görünce dedi ki "dur bekle ben ilk trenle geliyorum". Ben de zaten aylardır yamuk yumuk resimler gönderiyordum ki meslegine olan saygisindan dolayi dayanamasın kalksın gelsin diye. Mission accomplished. Yine kalktı taaa Bern'den Paris'e geldi. 3 günlük bir workshop yaptık.
İlk gün teori dersinden sonra pratik için sokağa çıktık. Ben sanıyorum ki 3 eyfel kulesi çekeriz sonra gider bir kafede sütlü kahve içer resimleri konuşuruz. Ne hayal! Gece 11'e kadar ışık kovaladık, parklarda yerlerde süründük, kilolarca ekipman taşıdık. Kardesim hobi dedigin boyle kolay kolay yapilan, keyifli, yumusacik birsey degil midir? Beni gorsen sanirsin ki 3 gun sonra Afganistan'a gidip savas muhabiri oluyorum (embedded journalism 101).
Saat 20'de montparnasse'ın tepesine çıktık, en doğru zamanda şehrin ışıklarını çekecekmişiz, açım, üşüdüm, yorgunum ve saçlarımdan ot, toprak sarkıyor, ne ışık umrumda ne şehir, ben böyle homur homur Fixu'nun lensleriyle abstract denemeler yaparken yanımda tripodunu kurmuş bekleyen biriyle selamlastim.
Şimdi siz "ne şaşkınsın Pini" diye bana saldırmadan önce savunmamı yapayım. Benim göz ve beynimin kişi tanıma kısmı arasında bağlantı sorunu var (bence), gayet bilimsel bir neden yani (yine bence), karşı masada Brad Pitt otursa "bu çocuk benim ilkokul arkadaşım mı yoksa ortaokul mu?" derim hatta dediğim olmuştur (Brad için değil). Ben böyle "seni de burada zorla bekleten bir arkadaşın mı var" diye az daha soracak iken Fixu "aaaaa bu Scott Kelby" diye çığlık attı. Fotoğraf dünyasında çok mühim adam, 40 tane mi ne kitabı var. Fixu'nun idolü. Etrafında Fransız ekibi de var, hem bir workshop veriyor hem de yeni bir video çekiyor aynı anda. Hemen Fixu tanıştı tabii ve bilin bakalım ne oldu, Kelby benden isviçreli hayranıyla fotoğrafını çekmemi istedi. Böyle şeyler bana olur. İlk fotoğrafçılık dersim, bütün ekibi beni izliyor ve elime ilk defa aldığım bir makine ile akşam ışığında, fotografciligin baba isimlerinin resmini çekmem gerekiyor! Tabii ki çekmeden önce bir 40 dakika kadar "bu benim ilk günüm, kötü çekersem sorumluluk kabul etmiyorum vır vır vır" diye dert anlattım ama konusmakla yildiramayinca mecburen cektik fotoyu. Resmi görünce Kelby "bu konuda seninle konuşmamız gerekecek" dedi!!! Ama belki de iyi birsey demek istemistir, belki de cektigim kare o kadar sahanedir ki benden en bir numarali asistani olmami falan isteyecektir, ayda 100 bin dolar maas verecektir kimbilir, neden hemen olumsuz yoruyorsunuz ki cumleyi yani?
Fixu yıllardır tanışmak istediği kişiyle benim gibi bir caylak daha ilk gün tanışınca bana biraz kıl olmadı değil hani. Ama diyorum ya kral arkadaştır ertesi gün yukaridaki resimleri çektik beraber.
Her insanın bir fotoğrafçı, bir avukat bir de estetik cerrah arkadaşı olmalı bence. Fotoğrafçı tamam, avukat da var, bir de estetik cerrah arkadaş edinirsem tamamdır, sizi falan tanımam.
Not: Fixu'ya biz "take away photographer" diyoruz aklinizda olsun hani lazim olursa.
7.5.12
Piemonte, Barolo, Erkekler ve Haritalar
Fransa'da Sarkozy'nin ve Hollande'ın yüzlerini kendi yüzümüzden çok görür olduk. Türkiye'de de çocuklar bozuk çıktı. Yeni nesil zaten çok bozdu. Biz böyle miydik? Yerli malı haftalarında yedik radyasyonlu fındıkları yine de cillop gibi okula gitmeye devam ettik. Her 3 kişiden 5'i tiroid hastası gerçi o başka. Bir de karanlıkta yeşil yeşil parlıyor olabiliriz. Neyse yani gündemlerden daraldık, bir küçük kaçalım dedik, Gugs(gorumcem olur ya da eltim emin degilim aile ici unvanlari hep karistiririmo) ve Clo(Gugs'un kocası)nun da aklını çeldik, kendimizi İtalya'ya attık. Pietmonte'deydik uzun bir haftasonu tatili için.
Piemonte meşhur barolo şaraplarının memleketi. Barolo italyan şaraplarının kralı. The king. Hakikaten kral şarap. İtalya şu an dünyanın en büyük şarap ihracatçısı. Fransa'yı sollayıp geçmiş. Kendim için yapıyorsam namerdim, sizin için şarapların kralını denedim.
Piemonte çok güzel bir bölge, şarap bağları, dağ köyleri resim gibi. Şu an yoğun sezon olması lazım ama bomboştu. Hatta adım başı isviçrelilerdrn başka hiç turist yoktu. Gruezi diye diye gezmekten bir hal olduk. Krizden çok etkilenmiş bölge. İsviçrelilerdrn başka avrupa'da kimsede gezecek para kalmadı dedi kaldığımız otelin yöneticisi.
Tabii ki sadece yiyip içmedik (ama bayağı yedik şimdi sizden saklayacak değilim). Alba'nın meşhur pazarını gezdik. Bütün şehri kaplıyor pazar. Alacak birşey bulamadım gerçi. Yine de pazar kapanınca 1230-15 arası piazza'larda cafelerde aperitivo ve beyaz şarap eşliğinde uzun öğle yemekleri yiyen italyanlara katıldık, yüzümüzü güneşe döndük, ayaklarımızı uzattık. La Morra'nin arnavut kaldirimli dar sokaklarini kesfettik, tabii ki zeytinyagi alisverisi yaptik ve sarap.
Ertesi gün şarap bağlarında yürüyüş tavsiye etti yerel enoteca'nın sahibi. Çok kolay bir parkur çok keyifli dedi. Güneyli güneylinin halinden anlar ben yemedim tabii. Dedim de bizim gruba "bakın bu adam annesinin karnından elinde şarap şişesiyle çıkmış, kesin yolun yarısından sonrasını hatırlamıyor, kafa güzel ya ona bütün yollar güzel" diye. Yok kuzeyliler illa herkese inanacak.
Bir de tabii eline uyduruk turist haritası alan erkeğe bir özgüven geliyor ki sanırsın Christophe Colombe. Avcı ve toplayıcı ya sanki mağaradan çıktı dinazor filetoyla geri dönecek. Halbuki rakım 1500 bir dağ köyünden bayır aşağı yürüyorsun belli ki o yolları bir şekilde geri yokuş yukarı yürüyeceksin köye geri dönmek üzere. Tabii ki aynen böyle gelişti yürüyüş. Bizim Clo diplomalı şarap uzmanı üzüm tipi, toprağın muhteviyatı vay efendım budama şekilleri diye şen şakrak başlayan yürüyüş önce devrilmiş kütüklerin altından geçip, köpekler tarafından kovalanıp, çamur akan derelerin üstünden atlayıp Lost'un film versiyonuna döndü sonra güneş altında susuz 2 saat diz boyu çalıları yararak yürüdükten sonra dimdik bayırın dibinde kendimizi bulup da yukarı köye bakınca "blair witch project"e döndü (hikayedeki witch'i bulunuz). Bizim avcı ve toplayıcılara hayat dersi olmuştur bu diyeceğim ama biliyorum ki bir sonraki tatile kadar içlerindeki yavru kurt geçmiş tecrübeleri unutacak yine.
Bu kendimizi dağa taşa vurma seansı ardından sadece bölgenin değil tüm italya'nın iyi restoranlarından sayılan Bovio'da rezervasyonumuz vardı. Pazar günü kocaman kocaman aileler restoranları dolduruyor. Çocuklar dahil herkes takım elbiseli, pek şık. Anneanne, babaanne, dedeler, çocuklar, torunlar, kuzenler, kuzenlerin çocuklari, 50'şer kişilik masalar neredeyse. Bireyselken bile desibel sınırlarını zorlayabilen italyanları bir de böyle kollektif düşünün. Çok hoş manzara, insan çok imreniyor bir 15 dakika kadar, sonra kendi sesini duyamaz oluyorsun. Bu bölgenin etleri meşhur, barolo şarap soslu süt danası, yemelere doyulmaz.
Bu kendimizi dağa taşa vurma seansı ardından sadece bölgenin değil tüm italya'nın iyi restoranlarından sayılan Bovio'da rezervasyonumuz vardı. Pazar günü kocaman kocaman aileler restoranları dolduruyor. Çocuklar dahil herkes takım elbiseli, pek şık. Anneanne, babaanne, dedeler, çocuklar, torunlar, kuzenler, kuzenlerin çocuklari, 50'şer kişilik masalar neredeyse. Bireyselken bile desibel sınırlarını zorlayabilen italyanları bir de böyle kollektif düşünün. Çok hoş manzara, insan çok imreniyor bir 15 dakika kadar, sonra kendi sesini duyamaz oluyorsun. Bu bölgenin etleri meşhur, barolo şarap soslu süt danası, yemelere doyulmaz.
Neyse yani Piemonte'ye gidin, La morra'da kalın, Alba'yı ve Asti'yi gezin, üzüm bağlarında romantik yürüyüş tuzağına düşmeyin, italyan kadınlar pek şık yanınızda topuklu ayakkabı getirin, belki bir de kulak tikaci!!!
23.4.12
Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik (ama kime?)
![]() |
| gorsel tv5monde.org |
Biz ise burada 1 senedir gözümüzü kapıyoruz seçimler, gözümüzü açıyoruz seçimler. Bizim için şimdiye kadar yaşadığımız en heyecanlı seçim dönemi oldu. Tüm sandıklar kapanmadan ilk sonuçların açıklanması yasak olduğu için günboyu tv'lerin üstünde geri sayım sayacına bakıp bir heyecan seçim sonucu izledik biz de. Artık bize ne oluyorsa.
Afrika'da malum seçimlerde pek öyle 1'den fazla aday olmuyor, sıkıyorsa olsun. Hadi bir babayiğit canina susadi "ben bu yaşıma kadar güzel güzel yaşadım artık göçsem de olur" dedi seçimlere girdi diyelim, diyelim ki seçim sonuna kadar hayatta da kaldı ve hatta seçmenlerin hepsi de kendilerinin ve ailelerinin ve kabilelerinin yeterince yaşadığını düşünüp bu adaya oy verdi, bu durumda da mevcut ve muhtemelen 100 yasindaki lider "hayır kabul etmiyorum oyların kaç çıktığı beni ilgilendirmez yine ben kazandım" der genelde. Ki biz -diğer tüm yabancılar gibi- Afrika maceramızın bütün ayaklarında her seçim öncesi birer tatillik bavul hazırlayıp (hooop içine önemli fotoğraf albümleri, manevi değeri yüksek eşyalarımızı vs'yi de koyup belli mi olur gidip de dönememek dönüp de bulamamak var) seçim günleri komşu ülkede mecburi sürgünde geçirmek zorunda kaldığımız için seçim havasına hiç giremedik.
İsviçre'de desen, internet yoluyla oy kullanıyorsun. Zaten en son oy kullandığımız konular da şunlardı: yıllık izinler 6 haftaya çıksın mı? (İsviçreliler buna topluca hayır dedi, söylemem yersiz ben evet dedim, gün olur devran döner lazım olur) Askerler haftasonları silahlarını kışlalarında bıraksın mı? (cevap veriyorum banene) İkinci ev almak isteyenlere vergi indirimi gelsin mi? (cevap veriyorum banene) Kitap fiyatları bütün ülkede sabitlensin mi? (cevap veriyorum ucuz olacaksa evet, pahalı olacaksa hayır) Gördüğünüz üzere heyecanlanacak seçim sonuçlarını izletecek bir atraksiyon yok.
Fakat Fransa'da mı öyle mi ya? İhanet, gözyaşı, skandal, kavga, entrika üstelik 1 seçim fiyatına 2'si bir arada (seçimler 2 turlu olduğundan dolayı). Yalan rüzgarı halt etmiş. Biliyorsunuz geçen seçimler tefrika halinde Sarkozy'nin karısının ihaneti, sonra boşanmaları, sonra onun Carla ile evlenmesi ile geçmişti.
Bu seçimler ise sosyalistlerin yıldız adayı Dominique Strauss Kahn'ın NY'da tecavüzle suçlanmasıyla başladı. Herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı rezillikler silsilesi ortalığa dökülünce, NY öncesi "zararsız flörtöz bir beyefendi" sayılan DSK bir anda "utanç verici, rezil kart zampara" ya dönüştü. Apar topar Sarkozy'nin karşısına Hollande seçildi, bir nevi sırtından iteklenerek yarışa sokuldu. İkisi de antipatiklikte birbiriyle yarışan bu 2 aday kamuoyunda bir hayli terreddüt yaratırken bu arada Sarkozy ve Carla tefrikasının 2.bölümü yani bebekleri, Hollande'ın kilo vermesi, Hollande'ın sevgilisiyle evlenip evlenmeyeceği, Eva Joly'nin ruh haline göre renkli gözlükleri, fransız islamcı terörist vs derken bir anda dün yapılan ilk tur seçimlerınde turu kaybetse de partisinin ömründe almadığı kadar en çok oyu Marine Le Pen toplayarak seçimlere imzasını attı.
Dünya ırkçılar arası maskot yarışması düzenlense bu ünvanı en layıkıyla taşıyacak olan bu hanım seçim kampanyası süresince gözlerini berelte berelte o kadar saçma sapan şeyler sayıklıyordu ki korkmayı bırak, ciddiye alınacak tarafı yoktu oysa ki. Irkçı sayıklamalarını saklamadan, filtrelemeden paldır küldür devlet televizyonlarından kafasında kelebek tokasıyla böğürdükçe biz de hem hayretler içinde kalıyor hem de bu absürdlüğün oy toplamayacağından emin sol bloğun sempatik (biraz mahallenin yarım akıllısı kıvamında) adayına şans veriyorduk. Ne de olsa Avrupa'da ırkçılık bizdeki gibi şuursuzca ve fütursuzca ortalıklara dökülen birşey değil daha çok her yana çekilebilecek cümlelerle makyajlı sunulan, utanılacak birşeydir. Dolayısıyla aşırı sağın hiç almadığı kadar oy toplaması herkesi çok şaşırttı. Düşünün ki "Le Pen Destekçileri Vakfı" başkanı pek ünlü bir avukat bile dün TV'de "biz de çok şaşırdık bu kadarını beklemiyorduk" diyordu.
Yani özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin ülkesi de Avrupa'da aşırı sağın koynuna giren ülkeler arasına katıldı. Her 5 kişiden biri Le Pen'e oy verdiğine göre bugün Fransa'daki tüm ofislerde de herkes birbirine bakıp "acaba o mu yoksa şu mu?" diyor olmalı. Ve biz de yavaş yavaş pılı pırtıyı toplayıp dünyanın ırkçılığın olmadığı, uzak bir köşesine hafiften uzasak mı diyoruz (öyle bir yer varsa)
16.4.12
Yaklaş ya da Yaklaşma
![]() |
| Accra'daki yegane supermarketlerimiz |
Az önce haftalık alışverişimi dolayısıyla pek değerli sosyolojik gözlemlerimi yaptım. Yaşlı bir madam ingilizce konuşan genç bir kadını süpermarkette nasıl davranmasını bilmediği için fransız usulü zarifçe azarlıyordu. Bebek arabası geçiş yolunu tıkıyormuş.
Birinin bir ülkede yeni olduğunu anlamanın en şüphe götürmez mekanı süpermarketlerdeki kasa kuyrukları. Müşteriler arası kişisel mesafeye bakın kim yerli kim yabancı anlarsınız. Avrupa’da genel bir zarif mesafe ölçüsü var. Ulkeden ülkeye belki birkaç milim oynar. Ama gel gelelim Afrika’da mesafe ne demek, safları sıklaştıralım. Süpermarket kuyrukları iş çıkışı taksim-sariyer minibüsleri gibi, nasıl desem, samimi!. Kafalar diğer yolcuların koltuk altında, birinin dizi diğerinin sırtından geçip midesinden çıkacak durumda..
Afrika’da tipik bir süpermarket kasa kuyruğunda kendi cüzdanin diye yanlışlıkla arkadaki tombul teyzenin cüzdanını açma ihtimali imkansız değil. Arkamda sıra bekleyen teyzenin çenesini omuzuma rahatlıkla yerleştirip aldıklarımı izlediğini bilirim. İzlemekle kalmayıp müdahale de var tabii, "onu değil öbür markayı alsaydın ya çocuğum o daha ucuzdu"!! Birkaç dakikalık kasa kuyruğunda öyle bir samimi oluyorsun ki teyzeye 'sen kek almışsın bende de çubuk kraker var hadi bari bize gidip 5 çayı yapalım' desen tuhaf kaçmaz. Teyze gelir.
Alışveriş arabasıyla popodan itilerek kasaya yönlendirilmeyi saymıyorum bile. Ama örneğin para sayarken yanılmana imkan yok, aynı teyze senin parayı seninle aynı anda sayacak yakınlıkta (ruhen ve fiziken) olduğu için «fazla saydın o son banknotu geri al» diye uyarır. Yani kim demiş personal space iyidir diye, birlikten kuvvet doğar.
Tabii öyle elinle kartının şifresini saklama derdin de yok. Arkadaki müşteriyi bir 10 dakika daha geçerse neredeyse nüfusuna aldıracaksın kartın şifresini gizlemek ne demek.
Düşündüm de bence şöyle bir iş kurmalı; farklı ülkelerde süpermarketlerde kasa kuyruklarında davranma kodları konusunda danışmanlık hizmeti. Bakın söylüyorum birgün insanlığa çok yararlı bir fikir bulacağım hepiniz şaşıracaksınız.
Subscribe to:
Posts (Atom)









