2.2.11

Komşu Komşunun Nesine Muhtaç

Bizim Mahalle
Bizim üst kat komşumuz 80 yaşında bir Parizyen beyefendi. Her zaman şık şıkıdım giyinen, her gördüğünde mutlaka « bonjour »laşan, başından şapkası eksik olmaz falan çok hoş. Geçenlerde bizim komşu binanın girişine bir duyuru astı. « Sıradışı olarak bu haftasonu evimde bir kutlama olacak lütfen gürültüyü affedin » yazmış. Bizim de hoşumuza gitti dedik bak ne şeker, ihtiyarlar kendi aralarında eğlenecekler. Burada « danslı çay partisi » diye partiler yapılıyor eski nesil ama içi hala cıvıl cıvıl olanlar için. Hatta bir arkadaşımızın 85’lik uzun zamandır bekar babası bayağı « genç » (75’lik)hatun tavlıyor o partilerden dans mans derken.
Parti saat 20 gibi salsa müzikleriyle başladı. Bizde de arkadaşlar vardı biz de nasiplendik ihtiyarların müziklerinden. Ayyyy ne minnoş salsa yapıyorlar diye diye. Fakat gece 00 :30, 01 :30, 02 :30 derken parti bildiğiniz hard techno partiye döndü ve -abartıyorsam techno kulübe götürün beni- saat 05:00 de bitti. O saate kadar uyku falan kalmadığı için tavanın şangırdamasını seyrettim bütün gece. Simdi yaşlı komşumuza apayrı bir saygı besliyorum ve de meraktan kudurucam ulan. Kim bu amca neyin nesi ? Arkadaşları kimdir beni de alsınlar arkadaş gruplarına ben de gencim.
Isviçre ‘de bir şehir efsanesi var. « D » buna kıl oluyor. Doğruya doğru şimdi çamur atmıyim ben de hiç rast gelmedim. Ama bütün « Isviçre’de yaşama rehber »lerinde yazılır. Isviçre’de saat 22’den sonra tuvalet sifonunu bile çekmeyin yasaktır diye. Sabaha kadar altımıza mı kaçıralım yoksa böbrek yetmezliği mi çekelim nedir yani ? Primababy kullanın. Duş almak da yasak bir saatten sonra.
Ama birkaç kere benim de başıma geldi bunu « D » inkar edemez, diyelim bir parti yaptınız hatta komşunuzu da davet ettiniz. Komşunuz coştu eglendi, bir saatten sonra kibarca teşekkür etti evine gitti. Evine girer girmez polisi arar ve gürültüden şikayet eder !! Polis de yemez içmez gelir. Gelen polis de çoğu zaman genç tabii o saatte. Onlar da halinizden anlar ama netcen kanun kural böyle.
Isviçre’deki kuralları saymazsam olmaz. Örneğin binaların çamaşır alanları ortaktır evlerde çok nadir çamaşır makinesi var. Herkesin haftanın bir günü çamaşır günü ama yanılır da o günü kaçırırsan kusura bakma 1 hafta çamaşır yıkama yok sana. Eğer çamaşır günün mesai gününe denk geliyorsa bitmişsin arkadaşım sen. Bir arkadaşımız hep iş seyahatinde olduğu bir dönem 5 hafta çamaşır gününü kaçırmış sonunda bir Pazar günü « kimse görmez nasılsa » diye gizlice çamaşır odasına süzülüp yasadışı eylemine başlamış. Camaşırın durma saatinde yine odaya sızınca bir de ne görsün ah sorarim size ne görsün? Kanun avcısı bir komşu makineyi durdurmuş çocuğun bütün ıslak çamaşırlarını da çıkarıp yere atmış. Su uyur komşu uyumaz heyt be ! Bizim ikiz+1 çocukları olan arkadaşlarımız var. Veletlerin hepsinin üstünüze afiyet ayni anda cırcır olduğu bir hafta vardı. O hafta hiç görüşmedik arkadaşlarımızla çünkü çamaşır günleri geçmişti ve gelmesine 6 gün vardı ve evleri çok kokuyordu valla ama ya napiyim yani kokuyordu bildiğin.
Bir de pazarları hiçbir iş yapmama kuralı var ki sanırım özü eski zamanlara dini kurallara dayanıyor. Hani Pazar günü sadece ibadet edin gibisinden. Ama insanoğlu tabii işine gelen kuralları alıyor. Adam ömrümde kilise kapısının eşiğinden öte gitmemiş (bkz « ») ama Pazar günü parmağını kıpırdatmaz. Afrikalı müslümanların 4 karı alması sonra da onlara rakı masası kurdurması hesabı gibi birşey. (bizde yok di mi öyle kaka şeyler? yok canım!!)Müstakil bir evde oturan Ingiliz bir arkadaşım vardı evin en yakınındaki ev 1 km mesafede. Bir Pazar günü kocası çıkmış çimleri biçmeye. 10 dakika sonra polis gelmiş « komşularınızdan şikayet var Pazar günleri çim biçemezsiniz » diye. Komşu derken ??? adamın elinde kızılötesi dürbünle iş yapan komşu var mı acaba diye ava çıkmış olması lazım bunu görüp şikayet etmek için. Art niyet var hakim bey.
Isviçrede en büyük düzen sağlayıcılar « concierge » yani apartman görevlileri (kapıcı demiyoruz artık biliyorsunuz). Bizim Portekizli bir kapıcımız vardı Allaam düşman başına ! Hepimizi sıraya sokup bir tırnak kontrolü yapamadığı kalıyordu bildiğin. Yağmur yağıyor, eve geldin, ıslak şemsiyeyi sadece 5 dakika için kapının önüne bıraktın -valla ceketimi çikarana kadar sonra hemen alicam içeri yeminle bak - diyelim sen daha kapıyı kapamadan ayağını araya koyup şemsiyeyi kafana fırlatıyordu. Bizim kapı önü ayakkabi ve kapı önü çöp meraklıları için de lazım bence birer portekizli kapıcı. Kapı önü ayakkabı kolluk kuvveti. Cami önü mü ulem burası çaaaaat (bu tokat sesi oluyor) Bir günden bir güne ne bir tatlı ses ne bir güleryüz. Okulun asabi müdür yardımcısı kılıklı bir kadındı. Önünden geçerken şöyle bir kendine çeki düzen veresi gelir insanın, ceketini falan ilikleyip. Biz « D »yle çok korkuyorduk ondan. Diğer düzen sağlayıcılar de yaşlı teyzeler. Park saatini geçiren arabaları tespit edip polise haber veriyorlar. Bir de bazen yaya geçidinde duruyor musun bakalim diye test edip durmazsan onu da polise haber veriyorlar.
Görünen komsularimizin bir kismi
Gana’da tabii kural mural hak getire. Biz de haliyle kısa zamanda unuttuk Portekizli baş kapıcıdan aldığımız adab-i muaşeret kurallarını. Bizim bir grubumuz vardı Gana’da. Ben ve “D”, bir meksikalı çift, bir italyan çift, bir danimarkalı-hollandali çift, bir alman üçlü (tuhaf bir iliski hiç sormayın) ve bir de avustralyalı çift. Haftada bir birinin evinde toplanıp adını “eno gastronomico” koyduğumuz, herkes kendi ülkesinden bir yemek yapsın kisvesi altında, ama tabii asıl amaç içip içip dansedelim, gürültü yapalım, komşularımız bizden yaka silksin partileri yapıyorduk. Bu partilerin vazgeçilmezi belli bir saatte artık herkes milliyetini bile hatırlayamaz durumdayken balkona çıkıp avaz avaz herkesin sırayla milli marşlarını söylemesiydi. Niye demeyin hakikaten bilmiyorum koca da insanlarız yani sonuçta. Hayır bir de bir kere yaparsın komik olur ama yani 4 sene boyunca her hafta 1 kere cırtlak sesle Meksika milli marşını dinlemekten niye hoşlaşsın ki tüm beyin hücreleri yerli yerinde duran bir insan? Yalnız bizim milli marş da harbiden en zoru kardeşim. Yazık yani bize.Işte geçen akşam bizim 80’lik komşunun tekno partisi sırasında ben de Gana komşularımı düşünüp “korkma sönmez” diye böğürerek kaçırdığım tüm uykulardan gıyaplarında özür diledim. Hala da konuşuyorlarmış ya benimle şaşırdım doğrusu!

NOT: Bir anda resimlerimin kalitesi falan değişti farkettiniz mi? Cok şahane bir fotoğrafçı arkadaşım haftasonu bizdeydi de o sağolsun blog bi silkelendi kendini buldu sayesinde. Fotoğrafçıya ihtiyacınız olursa haber verin:) buradan link vermeyi de bir becerebilsem linkini de vericem ama dur bir daha deneyim http://www.fotogigant.ch/ aa oldu mu ne?

30.1.11

Bi Güneşimden Kaçsanız..

Coconut Groove-Elmina Liman Sehrinde
Geçenlerde bir araştırma  yayınlandı. Fransızlar en depresif milletmiş. Bir de konuyla alakasız ama aynı zamanda Avrupa’da en çok tavşan gibi üreyen milletmişler. Üreyip üreyip sonra da « bu krizde bu kadar çocuğa nasıl bakıcaz gari » diye depresyona giriyor olmasınlar ? Üreme konusunun doğruluğunu teyit edebilirim. Evimiz hergün daha da kalabalıklaşan bir çocuk parkına bakıyor çünkü. Neyse ama asıl konumuz bu değil.

Fransızların depresyonunu kısmen « güneş ışığı eksikliğine » bağlıyorlar. Bangır bangır haberlerini yaptılar geçenlerde. Hemen üstüne solaryum salonları reklam vermeye başladı tabii « sağlığınızı düşünüyorsanız hemen solaryum seansı ayırtın ! Güneş Pıtırcığı Solaryum Salonu konusunda lider » vs vs diye. Aman sağlığınızı düşünün tabii. Cilt kanseri mi? o ne?
Biz Afrika’daykene söylemesi ayıptır böyle 4 mevsim güneş, dört mevsim deniz-kum, elimizde margaritalar ohh tropik hayat ne rahat tadında yaşıyorduk. Öyle olunca da insana bir şımarıklık geliyor. Amaaaan bu ne böyle canım hep güneş hep güneş! Yağmur yağsın!. Kışlık kıyafetlerimi özledim bennnnn!... Salak mısın senin IQ’un kaç çocuğum derler adama. Kışlık kıyafetten başka özleyecek şeyin yok mu be?
Gana'daki plajimiz Kokrobitey
Gana ve Fildişi Sahili eylem boylamlarında kış mevsimi yok. Kıytırık bir yağmur mevsimi var. Onda da işte 2 ay falan hava biraz kapıyor. Hergün bir kere yağmur foşurduyor iri iri. Hava kapkaranlık oluyor ama o da 1 saat sonra geçiyor. Bu yağmur mevsiminin güzel tarafı sabahları boncuk terler gözünüze girmeden terasta kahvaltı edebiliyorsunuz. Ama öğleden sonra yine insan nemden yapışıp kalıyor. Bir de böyle sürekli üşüyen sipsi arkadaşlarınız (vardır ya böyle ne cam ne klima açtırırlar -boyunlarına vuruyor diye - siz orda sıvı kaybından can verirken) illa akşam yemeklerini terasta yiyelim diye tutturunca daha az acı çekiyorsunuz hava 2° serinlediği için.
Işte o zamanlar « D » ve ben eve gelip klimayı sonuna kadar açıp perdeleri de kapatıp kış gelmiş üşüyormuşuz gibi yapıp beynimize feyk atardık. Kemiklerimiz 5 yıl içinde öyle bir ısınmış ki jelibon   kıvamına gelmişler resmen. Neyse biz o soğuk istiyoruz gazıyla bir taşındık gerisin geriye Avrupa’ya, ilk birkaç ay yaka bağır açık yaradana sığınıp geziyoruz. Karmış yağmurmuş hiç gamımız değil. 3. Aydan itibaren kulak memesi kıvamındaki kemikler original haline dönünce aldık boyumuzun ölçüsünü. Simdi yine perdeleri kapatıp bu sefer elektrikli ısıtıcı açıp Afrika plajı hayalleri kuruyoruz. Haaaa bir de biz yazlık elbiselerimizi özledik yahu !





eski güzel günesli günler ahh ahhh


26.1.11

Bu da Kafa Ama!...

Paris’teki dairemiz daha emniyetli bir yerde olamazdı. Yolun bir ucunda itfaiye, diğer ucunda polis, ortasında da (su şişesi hihihihi değil tabii) hastane var. Cok şahane bir durum. Dünya ahret sırtımız yere gelmez. (Bekar arkadaşlarıma not Paris itfaiyecileri çok yakışıklı oluyor. Bilerek mi seçiyorlar bilmiyorum. Sabahları onlar da diğer ölümlüler gibi Seine kıyısında jogging yapıyor. Insan yanyana geçerken göbek içeri, omuzlar dik poz vere vere koşası geliyor. Kendim için söylemiyorum valla amaç size hizmet. (« D »nin Türkçe bilmemesi iyi birşey yalnız bu noktada). Neyse yani göz zevkine hitap eden avantajları da var durumun.  Ama bir de dandik tarafı var ki… siren sesleri.
Sabahın 3’ü gecenin 5’i hiç farketmez sürekli bir « naninaninani » durumu . Bazen içlerinde kimse yokken sırf ışıklarda durmamak adına yapıyorlar gibi geliyor. Yoksa bu kadar yangın, acil durum vs varsa bitmişiz haberimiz yok.
Afrika’da ambulans, itfaiye naninanisi yoktu. 5 yılda bir kere duymadım. Siren sesini bırak hastanenin acil servisi mesai saati bitiminde kapanıyordu. Ciddiyim arkadaşımızın başına geldi. Trafik kazası geçiriyorlar şehir dışında bir yerde. Neyseki 2 arabalar. Arka arabadakiler bunları hemen arabalarına atıyorlar ama birinin durumu ciddi. Yoldan da hastaneyi arıyorlar « yoldayız acil durumda bir hastamız var hazır olun » diye. « Tabii caaanım” diyor hastane. Bir geliyorlar ki acil servis kapalı. Kapısında da kilit var. Kardeşim ayıp ama mesai saatleri dışında kaza yapılır mı evde hanım çocuklar bekliyor. Lütfen bir daha daha dikkatli olalım bu konuda.
Bu demek değil ki Afrika’da uykumuz siren sesiyle bölünmeden uyuyabiliyorduk. Ülkenin başkanı falan neyse, onları geçtim de diyelim ki köyün şefinin oğlunun canı dondurma istedi. Cıkıyor 8 arabalık konvoy yola “naninaninaninani” beyin dürtüklemesi. Ya da polis şefinin 2 numaralı karısı markete alışverişe gidecek “naninaninaninaniiii” bunu gören 1 numaralı eş de komşuya dedikoduya gidecek “naninaninaninaniiii”… bu listeyi hayalgücünüz dahilinde devam ettirmeyi size bırakıyorum. Rahat olun serbest bırakın hayalgücünüzü muhtemelen hepsi gerçekten uzak olmayacak. Bir de tabii olay naninaniyle bitmiyor. Bütün o oğlanın dondurma isteği, hanımların dedikodu seansları sırasında trafik de yola çıkılmadan 1 saat önce ve varılan yere ulaşımdan 1 saat sonrasına kadar kesiliyor. Trafiğin açılabileceği haberi geldikten sonra da polis yol kenarında güneş gözlüğü falan satın alıyor olduğu için trafik beklemeye devam ediyor. Ama bir dakika durun yaaa aslında bu trafik kesme durumu çok da tuhaf komik değil biz bunu zaten bir yerlerden tanıyoruz!!
Afrika’da (tahtalara vurun) yangın falan çıkacak olsa itfaiyenin geleceği yok tabii (zaten daha önce söylemiştim adres yok adamlar nereye gelsin. Urfa’da oxford vardı da biz mi okumadık yani). O panik halinde “şimdi kardeş büyük mango ağacından sola dön köşede hasır sepet yapan amcayı görücen gördün mü? Heh işte düz devam et kırmızı duvarlı evi geç, sebzeci kadınlarla tavukların otladığı (tavuk otlar mı be?) patikadan gir sağdan say 3.ev dumanları tutan işte bizim ev ….” diye anlatana kadar ev kalmaz zaten. Adamlar da bunu bildiği için siz taşınırken eve birer yangın tüpü getirip bırakıyorlar. Kendi işinizi kendiniz görün gayri bizi de uğraştırmayın. Bizim yangın tüpü biraz şaibeliydi yalnız üzerinde birşey yazmayan çakma aygaz tüpü gibi birşeydi. Ateşe tutunca daha da harlayabilirdi yani. Neyse ki “D”nin mangal girişimlerinin hiçbiri için tüpe gerek kalmadı. Islak havluyu alevlere bastırmak yöntemiyle kalıcı sonuçlar alabildik.
Bizim eve tüpü getiren itfaiyeci –ki fantazilerinizi bozacağım ama Fransızlar gibi değildi noel babanın sakalsızı gibiydi daha çok – “bak madame bir de yangın battaniyesi var onu da şöyle kullanacaksın” diye Vida’nın yeni yıkadığı çamaşırlardan birini kapıp, yıkanmak için bekleyen kirli tabağın üstüne attı. Sonra Vida itfaiyeciyi kovaladı, ben de onların iç işlerine karışmadım şahsen.
Neyse Afrika’yı sadece bir iç savaş ve de bir ev soyulmasıyla atlattık. Yangınla, hastaneyle işimiz olmadı ama kardeşim biraz sessiz be. Bu da kafa yani!

24.1.11

Insan Faktörü..Isa'nın Hanımı Benim Ahbab Olur!

isviçre'den görüntüler
Herkes bana « aileni, arkadaşlarını bırakıp da nasıl çektin gittin zor değil mi ? » diyor. (Bir de bir arkadaşım geçen yazıda ki çarmıha gerilmiş orman faresini de sordu ama görsel bulamıyorum bi bulsam onu da anlatıcam)Zor tabii insan özlemez mi burnumda tütüyorlar. Ama birincisi ben zırt pırt Istanbul’dayım (cidden ama zırt ve pırt hatta bazen "aaaa sen yine mi burdasın" diyorlar bana yani hiç özletmiyorum kendimi ) ikincisi de insan uzaktayken sevdiklerinden uzaklaşmıyor daha da yakınlaşıyor. Yok yok gözünüz korkmasın sevgi böceği pıtırcık yazı yazacak değilim girizgah yapıyorum. Kompozisyon derslerinde öğrettilerdi ya giriş gelişme sonuç olaraktan.
Arkadaşlar eksilmediği gibi katlanarak büyüyor. Mycose bölünmeyle dünyaya yayılıyoruz ben ve arkadaş grubum. Bütün bu « hop orda hop kapı arkasında hayat »ın en zevkli kısmı değişik değişik insan tanımak. Delisi de var, bilgisinden sizi böcek gibi ezeni de. Dedim ki herşeyi yazıp da bu insanlardan en renklilerini yazmazsam olmaz. Arada bir böyle tanıdığım farklı insanlardan yazacağım.
Isviçre’ye taşındık. Fransızca konuşulan (Allaam sana şükürler olsun bu konuda) kısmına. Eh haliyle hemen Fransızca derslerine başladım. Ilk arkadaşlarımdan biri Kolombiyalıydı. Adına Lucy diyelim neme lazım Türkçe google translator yapar falan papaz olmayalım. Kocasından biraz tırsıyorum çünkü. Lucy çok tatlı. Beline kadar kıvır kıvır saçları var. Boyu da bizgillerden yere yakın. Kolombiya’nın en çok Shakira’sı ile gurur duyuyor. Yumuşacık bir sesi var. (Shakira'nin degil Lucy'nin) Tatlı tatlı konusuyor. Sevmemek imkansız. Yalnız feci de safdil. Birgün mesela göl kenarında piknik yapıyoruz. Yanımıza hippi bir genç geldi, otumuz var mı diye sordu, “yok genç bizde senin aradığındandedik. Lucy çocuğun ne sorduğunu anlayınca kıpkırmızı kesildi çok korktu « Biz böyle şeyleri Kolombiya’da hiç bilmeyiz ilk defa duyuyorum » dedi. Yavrum benim aynı Kolombiya’dan mı bahsediyoruz hani Pablo Escobar’ın memleketi olan? Siz Bogota’nın ay üssü alfa tarafından mısınız yoksa ?
Bu Lucy feci dindar katolik. Böyle kilise kapısında Pazar - Pazartesi dinlemeden yatanlardan. Biz iç savasta rehinken hergün kilise kilise gezip bizim için dua etmiş. Resmi nikahla evli kocası da isviçreli. Ama resmi nikaha rağmen Lucy kahroluyor çünkü bir türlü kilisede evlemiyor. O kadar endişeli ki bu duruma kalp krizinden tanrı katına gidecek tez elden o şekilde. Isviçredeki bütün rahiplere soruyor çok günaha giriyor muyum diye. Aklı başında adamlar “kızım sen tanrı katında evlisin bırak artık dertlenmeyi” diyorlar ama bizim ki onlara güvenmeyip Bogota’daki rahibini arıyor haftada 2 defa « bakın emin misiniz çok günaha giriyor muyum” diye. Kolombiyalı rahip bile bunu deli buluyor ki « ya git kızım işine hasta mısın » minvalinde cevaplar veriyor . (bu cevabı daha ulvi bir şekilde veriyordur ama eminim ki) Fakat bu kadar Brezilya dizisi kıvamındaki dramaya rağmen neden kilisede evlenemediklerini bir türlü anlamıyoruz vs.
Sonunda birgün bana açılıyor –tabii sırrını internette yaydığımı bilse bir daha aynı şeyi yapmazdı sanırım -. Meğer bizimkinin kocası şizofrenmiş ve kendini « Isa » sanıyormuş.  « Ben Isa’yım kızım kilisede kimseyle evlenemem » diyormuş . Eh iyi de resmi nikah ne iş o zaman ? Neyse adamdan neden korktuğumu şimdi anladınız mı ? Zaten grupta tek gayrihristiyan (böyle bir laf var mı acaba ?) ben varım çocuk bir gece beni imana getirmek için kilise sunağında falan doğramaya kalkacak neme lazım.
Işin asıl tuhaf kısmına şimdi geliyorum ki o da şu ; Lucy aslında psikiyatrist. Harbiden bak kız Amerika’da master’ını yapmış cirlop gibi de işi varken bir Avrupa gezisi sırasında kocasıyla tanışıyor. Bizim çakma Isa –ben hiç yemiyorum ya adam çalışmamak için rol kesiyor gibi geliyor bana- kızdan hasta olduğunu saklıyor bunlar böyle « long distance » aşk yaşıyor, evlenmeye karar veriyor. Ne zaman ki ön balayı için Paris’te buluşuyorlar, bizimki « ben Isa’yım hepinizi kurtarıcam çekilin ulan ayağımın altından » triplerine giriyor ve işte Lucy duruma böyle uyanıyor. Biraz safdil dedim ya tabanları yağlayacağına « ama benim mesleğim bu, onu tek başına bırakıp kaçamam, hipokrat yemini » falan diye bile bile çakma Isa’yla evleniyor. Pardon da hipokrat bu durumu görse « yemişim kendi yeminimi kaç kızım kendini kurtar » derdi bence.
Neyse bulmuş bizim çakma Isa böyle safını o gün bugündür ekmek elden su gölden yaşıyor. Kız master’a falan rağmen Fransızca öğrenene kadar para kazanmak için evlere temizliğe gitti, eşek gibi çalıştı ama ne zaman ki « bugün bulaşığı sen yıkar mısın ben mahvoldum yorgunluktan » dese Isa, « ne bulaşığı benim daha önemli işlerim var dünyayı kurtarıcam çekil şurdan daha 100 tane ave maria okumam lazım » diyor.
Ben bu ikiliyi 7 yıldır tanıyorum. Peki 7 yılda ne oldu dersiniz ? Ne olacak Lucy  2 çocuk doğurdu. Hala da hem çalışıyor, hem bütün ev işlerini yapıyor, çakma Isa da hergün saat 14’e kadar uyuyor. O 2 velete de bakmadığı için kızın kazandığı 3 kuruş bir de kreş parasına gidiyor. Bir de en son çocuklardan birini parkta kaybettikten sonra ben kendimi tutamayıp Isa’ya saldırınca « bu ne rezillik daha ne kadar kullanacaksın bu kızı ya çalış ya da ev işlerini yap » diye (ben de canıma mı susamışımdır nedir) kız pençelerini çıkarıp kocasını koruyor.
Yaaa işte böyle arkadaşlar, kıssadan hisse kocası sertifikalı deli de olsa siz karışmayın. Karısı sizi yoluyor yoksa. Koca budalalığı kültürel birşey değil kadınsal birşey « benim olsun da deli olsun farketmez ». Bir de acaba hamili kart yakınımdır yazsa öbür tarafta bir işimize yarar mı ? (Ay töbe yalebbim çarpılıcam şimdi şakacıktan dedim)
Tabii bir de bu yazıya resim bulamadım haliyle çünkü kızın adını yazma resmini koy biraz ayıp olur gibi geldi. Onun için olayın geçtigi mekan olan Isviçre resmiyle idare edin bu defa.

20.1.11

Alo! Abi Bi Foufou Parasi Be...

Su GPS cihazı olmadan önceki günlerimizi hiç özlemiyorum. Kaybolmalar, arabanın içinde yok yol sordun yok sormadım tartışmaları, yolu sorduğun adam kafadan sallayıp cevap verdiği için yine kaybolmalar (ben öyle yapıyorum da ordan biliyorum)
Gana’da arabamızda vardı bir tane. Ama adam akıllı trafik haritası olmadığı için sadece dümdüz uzanıp giden yol görünüyordu ekranda. Fransa’da ise onsuz yaşayamayız. «D» ve ben –muhtemelen şimdiye kadar anlamışsınızdır- biraz gezentiyiz. Biz ikimiz, bir de Gisette (GPS'imizin adı Gisette. Kendisi sigaradan dumanlı sesli bir Fransız kadını. Yolu şaşırırsak verdiği "geri dönün dedim size" nevrotik tepkilerinden de belli bu) arabayla Paris dışını keşfetmeye bayılıyoruz.
Geçenlerde yine böyle bir keşif gezisinden dönüyorduk ki Gisette’in kafası karıştı. Kendimizi bir anda sokak satıcıları, cam temizliyiciler, dilenciler, yola fırlayan tavuklar ve arkasında koşan rengarenk kıyafetli adamlar arasında bulduk. Flashback oldu Afrika’ya mı döndük yoksa aslında biz Afrika’dan hiç çıkmamışmıydık ? Bütün herşey tatlı bir rüya mıydı ? Gisette kısa yol diye bizi Afrika mahallesine getirmiş ama tabii günlerden ne olduğunu kafası basmadığı için pazarın içinde kalmışız.
Paris’te trafikte arabanın yanına gelip mevsimine göre yiyecek içecek ve her mevsim sarj cihazı satan sokak satıcıları yok tabii. Yalnız burada bir numara var ki şimdiye kadar 13 kere falan denk geldim. Özellikle turistik yerlerde yürürken temiz giyimli bir kadın hemen önünüzde yere eğilip yerden bir yüzük alıyor. « Bakın bu sizden düştü galiba altınmış da yazık az daha kaybedecektiniz » diyor. Eğer oyuna gelir de « evet evet benim yüzüğüm o ver onu bana » derseniz sizden iyi niyet parası istiyor. Eğer istemezseniz bu defa da « ama alın yazık olmasın bana da karşılığında birkaç euro verin » diyor. Ona da hayır derseniz « abla be bi ekmek parası be 12 çocuğum var herif evde yatalak » milletlerarası dilenme monologu başlıyor.Ben bu saçma tiyatroya kimse kanmaz diyordum ama Amerikalı turistlerin olaya her defasında kandığını ve zengin iş adamlarının sırf kurtulmak için 10ar 10 ar euro verdiğini görünce vay be dedim.
Afrika’da sokak satıcılığı ve dilencilik yaratıcılıkta çığır atlamış. Dakar’da bir gece yemeğe giderken bir sokak dolusu tekerlekli sandalyeli dilencinin istilasına uğramıştık. Yemekten sonra eve dönerken kaybolduk (şimdi farkettim de neden biz sürekli kayboluyoruz ?) ve boş bir sokakta bütün o tekerlekli sandalyelerin üst üste parkedildiğini gördük. Mesai bitmiş herkes evlerine gitmiş!
Afrikali dilenciler onlara bakmamanızı ve para vermemenizi ilgilenmediğiniz anlamına değil de onları görmediğiniz anlamına yoruyorlar. Bizim evin sokağında vardı öyle biri. Bacakları yok –tövbe yalebbim- bizim araba da yüksek, arabanın yanına gelip gelip zıplıyor, camdan bir kafa bir görünüp bir kayboluyor. David Lynch filmi gibi bir sahne ! Bir de günün ilerleyen saatlerinde sıcağın etkisiyle tembelleşen dilenciler yol kenarına oturup size elleriyle « hey sen Obruni gel de bana para ver işareti » yapıyorlar. Yardım et ama buraya gel de et be hacı beni yürütme oraya kadar ! Obruni Gana'da beyaz adama verilen isim. Biz obruni onlar da obibini.
Bir de telefonla dilencilik yöntemi var ki bizzat başıma geldi. 2 gün üstüste sabah saat 0530 da telefonum çaldı. Afrika’da cep telefonları, ev telefonlarından daha yaygın ve ekonomik nedenlerle özellikle hazır kartlar daha çok kullanılıyor. Ama hiç kimse kontörlerinin eksilmesini istemediği ya da asla kontörleri olmadığı için herkes birbirinin telefonunu bir kere çaldırıp kapatıyor. Ama 35 saniye içinde o numarayı geri aramazsanız bu 1 kere çaldırıp kapatma sinir bozucu bir şekilde 20 kereye kadar devam ediyor. Bu olaya flashing deniyor. İşte benim telefonum da sabah 0530 da bir kere çalıp kapatıldı. Telefonu kapatıp uyumaya devam ettim. 3. sabah yine aynı saatte yine aynı numara 1 kere çaldırıp kapatınca bu defa geri aradim. Sabahın o saatinde 3 gündür beni uyandıran yabancı kadın sesi bilin bakalım benden ne istiyordu? Para... evet bu hiç tanımadıgım münasebetsiz kadın rastgele bir numara çevirip karşısına çıkana da “ben çok fakirim paraya ihtiyacim var” diyor. Tabii canım adresimi vereyim sen mi gelirsin yoksa sen yorulma ben evine getireyim mi?
Sokak satıcıları ve trafik üzerindeki etkileri başlı başına bir tez konusu. Araba başına ortalama 5 seyyar satıcı düştüğünü ve Afrika’da alışverişin asla ve asla pazarlıksız yapılmadığını bilirseniz durumun vehametini hayal edebilirsiniz. Simdi 2 minibüsü dolduracak kadar insanın bir minibüse doluşmuş olduğunu hayal edin (minibüsün tepesinde açık havada ve bagajda da insanların olduğunu unutmayın). Bu minibüslere Gana’da "tro tro", Fildisi Sahili'nde "vuru vuru", Senegal'de "car rapide" (hizli araba derken??) deniyor. Bizim Sarıyer-Beşiktaş minibüslerinin "bush taxi" versiyonu.  Bu minibüsler doldukça kalkıyor, « ne zaman kalkar » dediğiniz zaman –zaten artık biliyorsunuz – « kalktığı zaman kalkar » diyorlar. Minibüse tavuk, keçi her türlü hayvanla biniliyor. Hayvanlar genelde tavana konuyor. Ben bir defasında bağlanmadan tavanda durmaya çalışan bir keçicik görmüştüm. Her frende keçicik muhtemelen 3 kuluvallah 1 elham okuyordu. Iste bu keçili, tavuklu her yanından salkım saçak insan sallanan tro tro'daki her bir yolcunun tek tek o minibüs başına düşen 5 seyyar satıcının tepsisinde sattığı malları inceleyip pazarlık edip satın aldığını düşünün. İşte size tipik bir afrika şehri öğleden sonra trafiği.
Bu arada satıcıların ürün yelpazesinin yaratıcılığını merak edenler için: plastik yaka isimliği (?), ülkenin futbol milli takımının futbolcularının anneleri ve arabaları ile – neden olduğunu sormayın hiç bir fikrim yok – çekilmiş resimlerinden oluşan takvimler, tuvalet kağıdı, canlı köpek yavruları ve yabani papağanlar (bir satıcıyla tam kuş gribi zamanında uzunca absürd bir polemige girmistim. Polemigin seyrini direkt hayal gücünüze bırakıyorum. "Madame kuş grip olmaz ki alsana niye almıyorsun"), hangi manyağın talep edip arz yarattığını asla anlayamayacağım canlı boa yılanı!!, tuvalet klozet kapağı, bahçeye koymak için yapma flamingo kuşları, düdük, ülkenin bayrağı motifli don (fantaziye koş?) ve tabii her türlü yiyecek (kızarmış muz cipsleri –ki olsa da yesek-, patlamış mısır, kızarmış balık, çarmıha gerilmiş iri orman faresi, şeker kamışı, hindistan cevizi vs vs)
Yaaa görün işte elalem neler satıyor. Simdi köprü yolunda benim için de simit yiyin ve evlerimize dağılalım.



17.1.11

Uluslararası Ilişkiler...Ülkelere Göre Iş Yaptırma Sanatı

Daha önce size söylemiştim ya sizde keyifler gıcır ama biz burada kışı donarak geçiriyoruz. Meksikalı arkadaşlarımız var. Tam da bu soğuklarda kaloriferleri bozulmuş. Kibritçi kız gibi uyuyorlar. "Tesisatçıyı o kadar tehdit ettim işe yaramadı" dedi geçen gün laf arasında. Anlaşıldı dedik neden 1 aydır süründükleri. Evinden uzak yalnız kovboy hayatında henüz amatörler. Bu ilk ülkeleri. Dolayısıyla Fransızlara tehditle iş yaptıramayacaklarını bilmiyorlar.
Böyle zırt oraya fırt buraya taşınırken ilk öğrenmeniz gereken kime nasıl iş yaptıracağınız bence. (Bloğa yeni başlayanlar için not ; bu satırların yazarı 6 yılda 6 ülke değiştirdi. 6 and counting ! ) Haliyle her günümüz savaşlar, yerliler bir macera bir macera kıvamında geçmiyor, neticede "D"nin işi aslan terbiyeciliği değil yani. Dolayısıyla arada böyle kalorifer, tesisat gibi fani işlerle de ilgilenmek gerekiyor. Savaş durumunda çok efektif sırt çantası toplayabildiğim gibi bu konuda da çok becerikliyimdir. Dinleyin yani beni pişman olmazsınız. 
Isviçre en kolay yerdi. Herşey o kadar saatli, düzenli ve dakik ki hayat bir Isviçre saati kıvamında akıyor gidiyor. Hatta ben Türk olduğum için genelde tesisatçıya ben geç kalıyordum. Yalnız tek bir yamuk durum var, bütün servisler dünya pahalısı. Hani Türkiye’den tesisatçına uçak bileti al gidiş dönüş, vize masraflarını da karşıla daha ucuza gelir o derece. Eh haliyle insan kendi işini kendi yapmayı da öğreniyor. Cok pis bulaşık makinası temir ederim harbiden bak.
Afrika’ya gelince her yol mübah. Tehdit, övgü, cazgırlık, ağlamak, yalvarmak, fazladan para ödemek, parayı ödememek vs vs… Hiçbiri çalışmıyor bu yöntemlerin nasılsa atış serbest onun için. Senegal’de mesela bir türlü balkon kapımızı tamir etmek istemeyen güvenlik görevlisi/kapıcılarla tecrübemiz bir gece ansızın evimizi soymalarıyla sonuçlandı (tabii ki tamir etmedikleri balkon kapımızdan girerek). Polis tabii ki sorumluları bulamadı ama arkadaşlar göstere göstere penceremizin altında evden aşırdıkları discman ve hoparlörlerimle alem yaptılar. (burada aç parantez ben tabii ki "D"ye o kapının başımıza dert açacağını söylemistim ve tabii ki o da beni dinlememisti kapa parantez)
Gana’da zaman mevhumu bizden çok farklıydı. Tamirciye "ne zaman geliyorsun" deyince her defasında cevap « geldiğim zaman gelicem ». Cok açıklayıcı oldu canım benim sağolasın. Bir defasında perdeleri asması için 3 aydır beklediğim -ki sayesinde komşularımızla çok entim bir ilişkimiz oldu birbirimizin don paça halini tanımak suretiyle – « gelicem işte bekle ne işin var ki ? » dedi ! Mutfaktaki sıcak su azıcık ama çok azıcık damlıyordu. Cevre sorumluluğu, doğaya saygı falan dedim tesisatçıyı çağırdım. « Tamam madame tamir ettim 10 numara çalışacak artık » dedi. Doğaya saygı duymaz olaydım, eve bir döndüm ki bizim evden taşan sular 2.kattan itibaren niagara şiddetinde binayı yıkıyordu. Devamında kabaran parkeler de yanına bonus. Sonra aynı tesisatçı (biz de adam olmayız yalnız hala aynı adamı sokmuşuz eve) "kabaran parkeleri 2 günde değiştiririm, 10 numara olur, no problem" dedi. (evet afrika’da tesisatçı ve parkeci aynı adam hatta aynı zaman da ütünüzü tamir edip üstüne telefon kartı da satar). O parkeler –tabii ki- 10 günde değişmedi ben sonunda adama saldırdım o da bisikletine atlayıp kaçtı ve bir daha dönmedi. Yeminle bak işi bıraktı resmen! Bir süre Vida'yla arkasında kostuk ama yakalayamadık.
Derken geldik Fransa’ya. Burda da işler bir keyfi bir keyfi. (yoksa Fransızlar da mi kızılderililerin oldugu gibi Türk????) Paris’i bilen meşhur Haussmann tarzı binalarını da tanır. Baron Hausmann denen bir zat-ı muhterem 3.Napoleon zamanında Paris'in valisi. 3.Napoleon ile beraber Paris'i Londra gibi prestijli bir sehir yapmak için çalısıyorlar. Bütün Paris’i yıkıp bir örnek tekrar inşa ediyor. Bizim evimiz de işte o tarz bir bina. 110 yıllık. Cok şahane, pek romantik tamam da 110 yıllık dedim tekrar dikkatinizi çekerim, ısınmıyor, akıyor vs vs.
Binanın bütün bu işleri için de Monsieur Laurent var. Kendisi Mr Proper falan gibi birşey. Yalnız işler tamamen onun keyfine bağlı. Bizim eve gelmeyi seviyor çünkü bana yeni Fransızca kelimeler öğretirken çok eğleniyor. Her gelisinde çekiç, çivi, efendime söyliyim boru, yalıtma vs gibi çok faydalı kelimeler çalısıyoruz. 2009 ocak ayında alt komşumuz su sızıntısı var dedi. Monsieur Laurent bütün katları gezdi, "sızıntı sizden haftaya gelip banyoyu kırıcam" dedi bize ve gitti. Hazirana kadar kendisinden haber almadık. Bu arada bizim banyo duvarımız da kabardı ve sızıntının üst kattan geldiğini anladık. Haziranda randevusuz falan çıkıp geldiğinde durumu gösterdim « doğru o zaman önce üst katı kıralım » dedi. Bu defa da ağustosa kadar kayboldu. Ağustosta gelip direkt yine bizim banyoyu kırdı benim itirazlarımı dinlemeden. Heryeri kırdıktan sonra da bana dedi ki « iyi de burada nem yok bu akıntı sizden değil ki! » Eeeeee evet ben de aynen öyle diyordum ya ! "Haftaya gelip tamir edicem" dedi. Ağustostan beri kendisinden haber alamadık. Aaaa pardon yalan söyledim haber aldık tabii, telefonla beni arayıp « Fransızca fayans, duvar kabarması, boya ne demekti çalışıyor musun dersini ? » diye kontrol etti. Cok sorumluluk sahibi çok !
Uzun lafın kısası kelin ilacı olsa başına sürerdi siz beni niye dinliyorsunuz ki ?
Not1: Fransızca fayans da fayans demek zaten 
Not2: Simdi düsündüm de yoksa Fransızlar Türk degil de Afrikalı mı?
Not3: Aslında hepimiz Afrikalı degil miyiz?

12.1.11

Evde Yokuz, Indirimdeyiz

Simdi bu Fransızlarda her şeyin bir kanun, kural, usulü var. Ama bir de bu kurallara uymama kuralı var. Sadece bir kurala histeri  şeklinde uyuyorlar : indirim (les soldes)

2 sene önce kasım ayında Paris’e taşındık. Aralığın başından itibaren radyolar, televizyonlar yaygara koparmaya başladı « indirime 5 hafta, indirime son 4 hafta vs » diye. Dedim noluyoruz alt tarafı 3-5 trikonun fiyatı inecek nedir yani bu bangırtı. Hayır Istanbul’da çalıştığım zamanlardan biliyorum zara indirime gireceği gün kızlar « hastayız » der işi kırardı ama o kadar yani.
Neyse sonunda beklenen indirim günü geldi (Ocağın 2. Çarşambası bu arada haberiniz olsun). Ben dedim Afrika’dan yeni geldik daha ilk günden köyden indim şehire olmasın kıroluk yapmıyim birkaç gün bekliyim. Zaten « »yi de ürkütmenin alemi yok çocuk Paris’e geldik kadının içine canavar kaçtı demesin. Sonra korkar Bangladeş senin Sri Lanka benim taşınır dururuz neme lazım.
O gün renkli kişilik tesisatçımız Monsieur Laurent bize geldi –ki Monsieur Laurent başlı başına bir yazı konusu onu ilerideki günlerde işleyeceğiz-. Daha kapıdan girer girmez "Madame P siz indirime gitmiyor musunuz" dedi gözlerini dehşetle açarak. Ulen dedim tesisatçı bile indirim diyor. Ben bir işkillendim durumdan. O mutfakta çalışa dursun ben camdan bir baktım ki toplu bir histeri krizi yaşanıyor sokakta. Züccaciyecinin önünde bile kuyruk olmuş insanlar birbirini yiyor, ellerinde paketler paketler birbirlerini lobut gibi devirerek koşarak ilerliyorlar ama bu arada devrilen de hemen ayağa kalkıp koşmaya devam ediyor. Hiiiiii ben evde ne yapıyorum diye ceketimi aldığım gibi kendimi sokağa attım. Monsieur Laurent’a da "kapıyı çekip de çıkın siz" dedim. Insanlar ellerindeki paketler yüzünden metroların kapılarını açamıyor hatta metrolardan düşüyorlar falan. Haliyle insana böyle bir tufan çıkmış da nuhun gemisine en kısa yoldan çek taksici diye haykırarak koşmak güdüsü geliyor. Artık önüme hangi dükkan geldiyse girdim, elimi atıp da ilk ne bulduysam aldım. Amatörlüğümün cezasını 39 numara botlar ve xxsmall kazaklarla ödedim o ilk indirimimde (ayaklarım 37 ve asla xxsmall olmadım ömrümde). Zaten genelde çalı fasulyesi formundaki Fransız kadınlar için yapılan kılıkların arasından bakla formuma zor kılık buluyorum, şahdık şahbaz olduk yani.
Meğer kanuna göre yılda sadece 2 indirim oluyormuş. Biri ocakta diğeri de haziranda. Ve de öyle %10 falan değil bildiğiniz en az %50 açılışla. %80’e kadar yolu var. Üstelik de bütün bütün mağazalar, yes baby bütün diyorum, Chanel, Dior, Gucci bile !!! Onun için de indirimden 1 ay önce dükkanlar neredeyse tatile giriyor hatta siz alışveriş yapmak isterseniz bile « ama sadece 1 ay kaldı bekleyin » diyorlar. Ve de indirim günü tüm dükkanlar saat 8’de açılıyor. Zaten ilk 2 gün de elde ne varsa bitiyor.
Ilk acı tecrübemden sonra işin püf noktalarını kaptım. Hatta olayı obsessif kompulsif’e bağlayıp hangi metroya binilip hangi dükkanlara gidilecek, hemen el atılacak mallar ve durdukları reyonlar krokisi ve zaman çizelgesi yapıyorum ki optimum verimi alabileyim. Sevdiğim yerlere gidip bir hafta önceden « hadi be hacı şu elbiseyi bugünden ver işte bana %40 indirimle nasılsa haftaya inicek. Madem vermiyorsun o zaman kenara ayır be bacım » taktiği yapıyorum bir de. Bu taktik simdiye kadar çalışmadı ama birgün mutlaka! Hissediyorum.
Neyse yani uzun lafın kısası bugün o gün. Meşhur indirim günü. Ben kaçıyorum dakika dakika takip edilecek bir planım var hadi bye…