Maldivler yazısı the Magger'da, okumak isteyenleri şöyle alayım;
The Magger
Ay dur gitmeden bir kaç foto görelim derseniz:
25.3.15
27.2.15
Çay 2 - Tarhana 0
Parkeleri gıcırdayan evleri seviyorum. Burada da onlardan bulmuştum. Ama hepsine pimapen takmışlar. Parkeleri gıcırdayan eski evlerin pimapenle çirkinleştirilmesine prensip olarak karşıyım. Prensip mühim bir şey. Onun için 5.kattaki asansörsüz yeni daireyi tuttuk. Üniversitede hoca olan 90 yaşındaki kadının hatıralarının üstüne kapanıp, onların üstüne sokaktaki sesleri geçirmeyen pimapeni protesto ettik.
Şimdi o 5 kata bavulumu nasıl çıkaracağım? Prensiplerim de bir ucundan tutar herhalde artık.
İstanbul’dan dönüyorum da, annem bavulumu doldurdu. 23 kilo, hemen hemen aynı boydayız. Bavulun tekerlekleri olduğu için benden daha donanımlı aslında, o beni taşısa daha iyi olabilir. Zaten her şeyi de sığdıramadım, tarhana kavanozu yine dışarıda kaldı mesela. Geçen defa da yine aynı tarhana dışarıda kalmıştı, çayla tarhananın maçında çay 2-0 önde.
Neyseki havaalanında Roman bekliyor beni. Roman bu şehirdeki İngilizce konuşan tek taksici. Aynı zamanda kankam. Bulamadığım her şeyi Roman arayıp buluyor benim için. Uçaktan iner inmez, cep telefonuma ilk bibip, babamın mesajı; “indin mi kızım? eve varınca bize haber ver”, ikinci bibip, D’nin mesajı; “hoşgeldin, seni sevdiğimi bugün hiç söylemiş miydim?”. Üçüncü bibip, Roman’ın mesajı; “bavul için araba al, sen ufaksın taşıyamazsın”.
Yolda Roman önce Ukrayna’dan haberler veriyor, batan bankalar varmış, grivna daha da devalüe olmuş, benzine zam gelmiş, doğudaki ateşkese kimse uymuyormuş, haftasonu doğu Ukrayna’dan gelen birilerini arabasıyla Berlin’e götürmüş, birkaç saat arabada uyuyup tekrar Lviv’e dönmüş, euro artık çok pahalıymış, yolda çok para harcamasın diye karısı yanına yiyecek vermiş.
Sonra Türkiye’den havadisleri soruyor. Ne olsun be Roman diyorum, aynı bile değil çünkü her gidişimde daha kötü, gencecik kaybettiğimiz, erkek şiddetine, devlet şiddetine kurban verdiğimiz insanların resimlerinden billboardlar yapıp, isimlerinden afişler yapıp, gülerken çekilmiş fotolarından profil fotoları yapıp, “ölümsüzlüklerinden!” hashtag’ler yapıp, doğru şeyleri söyleyip yaşayıp gidiyoruz işte diyorum. Unutmamamız gerekenlerin sayısını artıra artıra öyle işte…
Aynı yani diyorum, bir nesil yaşlanamıyor. Ne tuhaf di mi insan yaşlanabildiği için kendine küsüyor diyor. O Putin’e Ukraynaca ağır bir küfür sallıyor. Putin’e hep aynı küfrü ettiği için anlamını biliyorum. Sakın sen söyleme ama diyor, gülüyoruz.
Tarhananın atıldığı bavulu Roman, 5 kat çıkarıyor. Annen damadına yemekler gönderdi kesin diyerek kendi kendine kocaman kocaman kahkahalar atıyor. Gideyim de benzin alayım, çok pahalılandı benzin çok diyor.
16.2.15
Size İnat Yaşayacağız Özgürce
Eksik bir şey hep vardı; nezaket epeydir eksikti mesela, taşındığını görüp, “hoşgeldiniz kolay gelsin” dediğin komşunun cevaben “kolaysa başına gelsin” demesi gibi
Evet kaba bir şey hep vardı; okulda, işyerinde, sokakta, trafikte herkesin herkese bağırmayı kendinde hak görmesi mesela.
Yanlış bir şey hep vardı; iş görüşmesine gittiğin çok eğitimli amerikan aksanlı direktörün “ben bu pozisyon için sarışın birini arıyordum” demesi, parmağındaki yüzüğe bakıp “nişanlı mısınız” diye sorması, aynı soruyu bir erkeğe sormayı cesareti bırak aklına bile getirmemesi gibi mesela
Kötü çok şey hep vardı; apartmana yeni taşınan yalnız kadın için tüm komşuların bir araya gelip “iti kopuğu doldurmasa bari” diye “endişelenmesi!”, hayatın her alanına yayılan taciz öykülerinde hep kurbanın parmakla gösterilmesi mesela
Sinir bozucu şeyler hep vardı; sabırla bir şey anlatırken olanca cahilliğine bakmadan yılışıkça gülüp “konuş konuş neye yarayacaksa” diyenler mesela, siz dediğin herhangi birinin ısrarla sen demesi mesela, yolda yürürken terbiyesizce korna çalanlar, laf atanlar, peşine takılanlar, istemedikleri bir cevabı verince yüzünü kızartıp elini ayağını titretecek kötülükte küfür edenler mesela hep vardı.
Umursamazlık hep vardı; çocuklar öldürülürken bana ne deyip bitmek bilmeyen aptal yarışmaların, TV dizilerinin bir sonraki bölümünü merakla bekleyenler hep vardı.
Demem o ki benim bu ülkeyle olan derdim yeni değil, epeydir küskünlüğüm vardı mesela. Lakin kötülük hiç bu kadar baş tacı edilmemişti, kötülük, yalancılık, hoyratlık, zorbalık, vahşilik… çukurlarından çıkarılıp hiç bu kadar kutsanmamıştı. Kadınlar resmi ve en yetkili ağızlardan bu kadar şiddetli ve bu kadar sık saldırıya uğramamışlardı.
Şimdi yitirdiğimiz genç bir kadının ardından yine ağlıyoruz. Günlerdir hepimiz kabuslar görüyoruz. Özgecan’ın hep korktuğu şeyin başına geldiğini anladığı andaki çaresizliğini biz de hissediyoruz. Çok kadın verdik erkek şiddetine, çok çocuk verdik, çok trans birey verdik. Güvenecek kimsemiz de yok doğrusu. Birbirimizden başka. Şimdi biz bu ölüm kalım savaşına dönüşen vahşet ortamında bir araya gelmedikçe, kutsanan ve cezasız bırakılan kötülüğü başların ve ellerin üstünden alıp ayakların altında ezmedikçe, daha çok ölürüz, daha çok üzülürüz.
Ama biz de size inat yaşayacağız, pembe otobüslere, pembe perdelerin, pembe örtülerin ardına saklanmadan, bizi tıkmaya çalıştığınız kapalı kapıların, kendi doğrularınızın, ahlak hapishanelerinizin, karanlık fikirlerinizin içine sıkışmadan, ne giydiğimizin, nereye gittiğimizin, vücudumuzla, hayatımızla ilgili ne kararlar verdiğimizin, hesabını size vermeden, özgürce yaşayacağız. Özgürlükle barışacak bu ülke, başka türlüsü mümkün değil.
11.2.15
Gerçek İnsanlar, Gerçek Hikayeleri
Ukraynaca öğretmenin Taissa’nın büyük halası, 2.dünya savaşı’nda Lviv nazi işgalindeyken, bir nazi subayının evinde hizmet etmesi için Berlin’e gönderilmiş. Lviv’de 2 küçük çocuğu, cephede - ablası ölünce yerine evlendirildiği eski eniştesi, yeni - kocası var. Berlin’in bombalandığı bir gece, hizmetçilik yaptığı subayın evi yıkılıyor, fırsat bu fırsat diyerek kaçıyor, herkes bombalamada öldüğünü sanıyor. O karmaşada saklanıp hayatta kalmaya çalışırken br Rus askerine aşık oluyor. Savaş bittiğinde, bir nazi subayının yanında çalışmış olduğu için bu defa Sovyetlere ait olan şehrine geri dönemiyor, Rus asker de sevgilisini bırakmıyor, türlü maceralarla Amerika’ya yerleşiyorlar. 80’lere kadar korktuğu için ailesine hayatta olduğunu haber veremiyor. 80’lerin başında bir cesaretle erkek kardeşine yazdığı mektup, Sovyetler Birliği’nde devlet memuru olarak çalışan kardeşinin işten atılmasına yol açıyor. Ukrayna bağımsızlığını kazanınca ilk defa ülkesine dönüyor, bıraktığı çocuklarıyla kavuşuyor.
Olga’nın sürgündeki amcası artık 90 yaşında, son arzum memleketimi Kırım’ı bir kez daha görüp öyle ölmek diye tutturuyor, vazgeçiremiyorlar. Maidan ayaklanması başlamadan hemen önce ömrü boyunca beklediği seyahati gerçekleştiriyor. Sonra Rusya Kırım’ı kendine katıyor, amca hala Kırım’da, ailesinden uzakta mahsur kalıyor, üzgün değilmiş, memleketime gömüleceğim diyor.
Spor eğitmenimin Alexiy’nin anneannesi Bolşoy baleriniymiş, Ukraynalı bir gence aşık olup Ukrayna devlet balesine katılıyor, Lviv’e yerleşiyorlar, burada onlarca balet-balerin yetiştiriyor, yetiştirdiklerinden biri kendi torunu, Alexiy. Tüm öğrencileriyle hep Rusça konuşuyor, hiçbir sorun yaşamıyorlar, ölümünün üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala onu anan, ailesini ziyaret eden öğrencileri var. Alexiy, devlet opera balesindeki işini bırakıp yeni bir fitness salonunda spor hocalığı yapmaya başlıyor, çünkü böyle daha çok para kazanıyor.
D’nin ekibindeki gençlerden biri olan Sasha’nın teyzesi Maria, ailesine bakabilmek için İtalya’da bir iş buluyor, yaşlı bir kadının bakıcılığını yapacak, Ukraynaca’dan başka dil konuşamıyor, ama asıl mesleği hemşirelik olan bu kadın yine de yola çıkıyor. Talihsizlik ya daha işe başladığı ilk gece, yaşlı kadın ölüveriyor. Hiçbir dil konuşamayan, yabancı bir ülkede yapayalnız olan Maria, bakıcılığını üstlendiği kadının ailesinin bıraktığı numarayı arayıp panikle derdini anlatmaya çalışıyor. Ukraynaca söylediklerinden hiçbir şey anlamayan aile telefonu kapatıyor. Bunun üzerine Maria tekrar aynı numarayı arıyor ve bu defa herhangi bir yabancı dilde bildiği tek cümleyi söylüyor: “hitler kaput”. Aile 10 dakika içinde evde oluyor.
Irina’nın babaannesi, Rus asıllı. Rus ordusunda görev yapıyor, savaşta ilk kocasını, savaş koşullarında da tek çocuğunu hastalıktan kaybediyor. Lviv’e göçüyor, burada kendine yeni bir hayat kuruyor, 2.kocasını da erken yaşta kaybediyor, bütün hayatı boyunca hep çalışıyor, haftaiçleri ayrı haftasonları ayrı işlerde… Tüm parasını biriktiriyor, savaş görmüş, kıtlık görmüş yaşlı kadın, biriktirdiği tüm parayı alıp bir tür devlet tahviline yatırıyor, sonra bir gün bir anda Sovyetler Birliği çöküyor ve bütün bir hayatın birikimi olan devlet tahvilleri peçeteye dönüyor. Yaşlı kadın aklını yitiriyor, ömrünün sonuna kadar sokaklarda dileniyor.
Yuri aslında psikiyatr, Kanada’ya göç etmiş, diploması kabul edilmeyince masör olmuş. Babası hastalanınca Lviv’e geri dönüyor. Sabahları devlet hastanesinde savaştan dönen askerleri tedavi etmeye çalışıyor, öğleden sonraları masörlük yapıyor.
Ukraynadakiler şöyle, Ukraynadakiler böyle diye uzaktan ve tanımadan büyük büyük konuşuyoruz ya hani hepimiz, gerçek insanlar ve zorlu hikayeler var burada da, dünyanın her yerinde olduğu gibi. Bilin istedim.
29.1.15
Ukraynaca Durum Raporu
Durum raporu veriyorum, şakır şakır Ukraynaca konuşmaya başladım demek isterdim ama 3 ay oldu ve ben hala şimdiki zamanda fiil çekmeye çalışıyorum. Kuralı ezberledim bir de fiilleri aklımda tutabilirsem tamamdır.
Henüz “markete gidiyorum, 1 saate dönerim” cümlesini kurabilmiş değilim. Herhangi biriyle en derin sohbetim; hava soğuk, çok soğuk, kar yağıyor, kar yağmıyor’dan derine inemiyor. Şimdilik hava cidden soğuk olduğu için bunları öğrendim. Hele bir yaz gelsin bu derin içeriğe hava sıcak, çok sıcak cümlelerini de eklemeyi hedefliyorum. İnsanın kendine hedefler koyması önemli.
Ukraynacam çok hızlı ilerlemiyor olabilir ama pantomim yeteneklerimde dev ilerleme kaydettim. Şahane bir “domates almak istiyorum” performansım var mesela, ödüle layık. Gerçi bazen “kırmızı elma istiyorum” performansımla karıştırılabiliyor. Pazardan meyve-sebze alma pantomim performanslarımın sonunda “ne kadar” sorusu ile kapanışı yapıp, cevaba karşılık direkt cüzdanımı açıyorum. Böylesi daha kolay oluyor.
Telefonumun foto albümünde gerekli gündelik yiyecek içecek malzemelerinin fotoğrafları var. Mesela pırasa fotosu. Noel öncesi elimde çizimlerle gidip kasaba filet mignon anlattım. Ukraynaca 0 - Pratik hayatta kalma cin fikirlilikleri 1326849.
İşte iyilik sağlık ne olsun, şimdi gidip markete kabartma tozu anlatmalıyım, hadi görüşürüz bye
9.10.14
Gitmek, Kalmak ve Kusmak Üzerine
Dağın tepesinden köye inen patikanın kenarında banklar var. Bir tanesinde Andrea kalp Simon yazıyor. Kalbin ortasından ok geçmiş. Ne yaratıcı (!) Patika kenarındaki bankları sahiplendirmiş köyün belediyesi. Yenilenmesini üstleniyorsun, üstüne adını yazıyorlar.
Alp dağlarında bir yerdeyim. İnsanlar, kendilerini kurtarmışlar, çocuklarını kurtarmışlar, geleceklerini kurtarmışlar, hayvanlarını ve ağaçlarını kurtarmışlar bir tek patika kenarındaki bankları kalmış kurtaracak.
Andrea ve Simon'un banklarına kusasım geliyor, kalbin tam ortasından geçen okun üstüne üstüne... Üzüldüm mü, endişelendim mi kusarım ben. Kimi ağlar, kiminin migreni tutar, kimi yemek yer, kimi yemeden kesilir, ben kusarım.
Epeydir memleketten uzakta kusasım var işte hep böyle. İçi boşalmış bir sırt çantasına benzeyene kadar, çizgi filmlerde yam yassı olan karakterler gibi içimi boşaltasım var.
Çok oldu uzağa gideli, o kadar çok oldu ki dünyanın her yerinden "gidenler" tanıdım ve tanıdığım "gidenler" artık tanıdığım "kalanlar"dan daha çok.
Gittiğim için mızmızlanma hakkım yok diyorum, "kapağı atmışsın işte, sus" diyor birileri. Ne ayıp! Onlara kızıyorum, gittim diye üzülme hakkım yok mu benim diyorum kusasım geliyor. Çünkü bazen gitmek mi daha zor kalmak mı karar veremiyorum.
Andrea ve Simon'un aşkına kusmak istediğim için de kendime kızıyorum sonra. Onların ne suçu var benim ülkemde insanlar birbirini sevemiyor, bir arada yaşayamıyor, geçmişten ders alamıyorsa. Doymayan, hırslı, öfkeli ve arsız savaş lordlarına "yeter" demeyip genç insanları kurban vermeye devam ediyorsa insanlar benim ülkemde Andrea ve Simon'un suçu ne?
Ama işte, benim ülkemde genç çocuklar bir ağacın gövdesine kargacık burgacık 2 harf, ortalarına da bir kalp kazıyamadan ölüyor ve Andrea ile Simon bunu bilmiyor. Ama işte ben "insanlar ölmesin, çocukların gelecekleri (her anlamda) ellerinden alınmasın" diye endişelenirken Andrea ve Simon'un "bilmemesine" kızıyorum, tek dertleri bir patika kenarı bank olursa tabii ki kızarım da kusarım da.
Koca dağlar var karşımda, biz yokken de vardılar biz gidince de olacaklar, kimiz ulan biz kıytırık ortalama 70 yıllık (şanslıysak) ömrümüzle? Bize mi kalacak oğlum buralar, size mi kalacak? Kusarım böyle memleketin ızdırabına, tam ortası nereye geliyor bu ülkenin, açın haritayı gösterin bana, Andrea ve Simon'un bankına kustuktan sonra oraya da kusucam, yetti be
(Delirerek sahneyi terk eder)
12.9.14
Bir Lisan Bir Yemek
![]() |
| arkadaki heykel kiril alfabesini borçlu olduğumuz Saint Cyril (Constantine) bu aralar kendisini hürmetle anıyorum |
Previously on extra bagaj: Pini ve D, Lviv’e taşınmışlardır.
Havaalanında bizi almaya gelen adamı bulamadığımız zaman başımıza gelecekleri tahmin etmeliydik. Elimizde bavullarla kalakalmıştık ve elinde bizim adımızın yazılı olduğu kimse yoktu. Transferi ayarlayan kişiyi aramak, o kişinin adam orada sizi bekliyor demesi, bizim tek tek tüm tablolara bakıp kendi adımızı yine bulamamamız, yine transferi ayarlayan kişiyi aramamız, telefonda bulmamız gereken arabayı tarif etmeleri, arabanın önüne gittiğimizde ise, önünden 12 kere geçtiğimiz kişinin bizi almaya geldiğini farketmemiz… Neden? Çünkü ismimiz kiril alfabesiyle yazılmıştı ve biz okuyamamıştık.
Böyle başlayan olaylar, benim için derin bir varoluşsal probleme evrildi. “Literally” varoluşsal çünkü yemek istediğimi anlatamıyorum ve bu probleme kısa sürede çözüm bulamazsam açlıktan yokolacağım için varoluşum da sona erecek.
Örneğin dün, pilates dersimden çıkmış, tramvay şoförü uzun bir cümle kurduğu için anlamayıp yanlış yerde inmiş, 2 km yürüyüp spor salonuna gelmiştim ki (deli böyle her şeyi aynı gün yapıyor) açlıktan pilates topunu yoga mat’ine sarıp dürüm yapmamak için mantıklı bir sebep bulamıyordum. Ve yiyecek bir şey olup olmadığını öğrenmek istediğimi anlatamadım. Öğle yemeği olarak capuccino içtim. (evet elimi ağzıma götürmek, midemi ovuşturmak, çatal bıçak taklidi yapmak… hepsini denedim)
Bir restoranda tavuk sipariş etmeyi denedim, yöntemimiz resimli mönüsü olan bir yer seçip parmaklarla resmi göstermek, ben tavuğu işaret ediyorum, garson 5 dakikalık uzun bir cümle kurup suratıma bakıyor, yok mu diyorum yine aynı cümleyi kuruyor, başka bir resim gösteriyorum yine aynı cümleyi kuruyor, böyle bir 10 dakika çabalıyoruz, ben çok açım ve artık çaresizlikten alt dudak titremeye başlıyor, tavuk sipariş etmeye çalışırken ağlamaklı olduğum için garson tavuklarla aramda özel bir bağ olduğunu düşünüyor olmalı ya da daha kısa ve mantıklısı, net deli sanıyor.
Şimdilik 2 kelime biliyorum, biri iyi günler diğeri de teşekkür ederim ama hangisi hangisiydi diye 10 dakika tereddüt ettiğim ve kimse de teşekkür etmemi 10 dakika boyunca durup beklemediği için ben olmadık birine iyi günler diyor veya teşekkür etmiş oluyorum. Sonuç = yine deli.
Eğitim şart halkımız, bir lisan bir insan ve hatta bir lisan yemek demek.
Subscribe to:
Posts (Atom)










