12.2.13

You've Got Mail



Doğrudan demokrasi demek bir nevi vatandaşın kafasını kızdıran kurumdan intikam alması demek. Bizde uygulansa daha oylanacak konular için dilekçe toplanması aşamasında iş toplu cinnete döner. Kesseler anlaşamayız.  İsviçre’de öyle değil, bir konunun oylanmasını isteyen herkes kanunda belirtilen sayıda imza toplarsa o konu oylanıyor. Vır vır vır tartışmak, bağırmak, çağırmak yerine gidiyorlar oylarını veriyorlar. Hatta gitmiyorlar, direkt evden oy veriyorlar.  Gelişmekte olan ülke vatandaşı herhangi birinin ağzını açık bırakacak konularda düzenli olarak eve oylama kağıtları geliyor.

Bu hafta eve gelen oylama konusu bu defa bankalara çok kızan helvetiklerin bankalardan intikam almaları için abartılı bonus sistemlerinin kaldırılması oylamasıydı. Bir türlü bitemeyen krizden dolayı bankalara gıcık olmayan kişi sayısının azlığını düşününce, oylamaya gitmelerine gerek bile yok aslında. Bence bankalar direkt kendi kendilerini imha edebilirler. Neyse bankalara sayfalarca kin kusabiliriz ama aslında konumuz o değil.

Konumuz dünyanın neresine giderseniz gidin asla şaşmadan sizi bulabilen İsviçre resmi evrakları.

Batı Afrika’da adres diye birşey yoktu. Çünkü sokak isimleri yoktu, varsa da kimse bilmiyordu, kapı numaraları da yoktu. Adres olmayınca posta servisi de yoktu. Zaten postayla birbirine birşey göndermeye çalışan da yoktu.

Fildişi Sahili’ndeyken Japon üst kat komşuma, jest yapmak isteyen bir arkadaşı Japonya’dan sevdiği grubun yeni CD’sini göndermişti. CD Fildişi Sahili gümrüğüne kadar bir şekilde gelmiş sonra orada takılmıştı. Kızcağız CD’yi alabilmek için kaç kere, kaç farklı ofise gitti, kaç farklı “pul parası” ödedi, CD’yi alana kadar grup yeni albüm çıkardı, bir noktada istemiyorum sizde kalsın dedi. Ama görevliler müziği dinlemiş ve beğenmemişler onun için kabul etmediler. Kıza illa gel al CD’ni diyorlar, kız da almaya çalışıyor ama bu sefer de vermiyorlar. Müziğe çok aşık bir insan olman lazım.

Gana’da adresler genel olarak, “büyük mango ağacının yanında sepet ören adamdan itibaren 7 ağaç say işte o kapı” çerçevesindeydi. Bir gün büyük mango ağacını kestiler. Katastrofi! Bir de tabii sepet ören adam o gün işe gelmediyse ara dur. Bizim evin adresi mesela “çok gizli polis merkezinin arkasındaki bankanın çalışmayan ATM’sinden 48 adım yürü, sola dön, sağdaki telefon kartı satıcısını geçer geçmez gördüğün büyük kapı” idi. Çok gizli polis merkezinin yerini prensipte kimsenin bilmiyor olması gerekiyordu bu arada!

Girişimci bir İtalyan evlere servis pizza işi kurmuştu. Fikir şahane çünkü junk food diye ölüp bitiyoruz, gelip giden havayollarının hostesleriyle arkadaşlık kurup bir dahaki uçuşta mcdonalds getirmelerini istiyoruz. Ciddiyim havaalanında takılıp hosteslerle arkadaş olmaya çalışan birini tanıdık. Böyle bir yokluk hali. Teori şahane ama pratik patlak. Çünkü  pizzayı getirmesi gereken kuryeye adresi tarif edene kadar, kurye de o adresi bulana kadar pizzanın peyniri küfleniyor. Kaç gün dönüyorsa demek. İtalyan girişimci battı.

İşte böyle posta servisi olmayan, adresi anlatmanın eve yürüyerek gitmekten daha yorucu olduğu şehirde bir gün bizim dairenin kapısı çalındı. Bu noktaya dikkat kesilelim, sitenin güvenliği falan demiyorum direkt dairenin kapısı çalındı. Birisi gelip elden D’ye yeni İsviçre oylama kağıtlarını getirdi! Oylamanın konusunu cidden hatırlamıyorum ama yani bu kadar zahmete girmeleri için oylamanın “yarın nükleer savaşı başlatıyoruz herkes mutabık mıdır” falan gibi birşey olması lazım. Bu İsviçre böyle bir memleket, dünyanın sonu gelse İsviçre postası mektupları dağıtmaya devam edebilir.

Yan komşu Fransa’da ise durum nedir derseniz, Fransa posta servisi çalışanlarından biri tam da noel öncesi gönderilerin en yoğun olduğu dönemde kendi kendine istifa etmeye karar verip, kararından da kimseyi haberdar etmeyi uygun görmeyip elindeki bütün dağıtımları bir çöp tenekesine atmış! Benziyoruz birbirimize diyorum size.

10.2.13

Katil Balinaların Adası Orcas


Benim güzel gezen arkadaşlarım var. Herkesin gittiği yerlere gitmezler, biraz keşfedilmemişin içine biraz da macera kat, içine bir de doğa yürüyüşleri ekle işte böyle gezerler. Şimdi bu arkadaşlar “bize güvenin, peşimize takılın” deyince gel de takılma peşlerine.

Seattle’ın meşhur (referans için bkz Grey’s Anatomy’nin romantik sahneleri) feribotlarından birine bindik. Şehir küçüldü, küçüldü, gözden kayboldu. Feribottan indik. Arabayla Pasifik kıyılarında gittik, gittik, gittik. Çok yüksek köprülerde durduk, piknik yaptık, yükseklikten korka korka köprülerin altından akan sulara baktık. Tekrar feribota bindik.

Feribottaki tek yabancılar bizdik. Nerelerden geldiğimizi duyunca bölgeleriyle gurur duyan tanımadık insanlar bize hikayeler anlattı. Haşmetli Rainier dağını arkamıza alıp resimlerimizi çektiler, Paris’te yaşayıp da bu kadar uzağa geldiğimize inanamadılar, Paris’e gitme hayallerinden bahsettiler, elimizi sıktılar, uzaktan uzaktan sarıldılar, iyi tatiller dilediler, feribot iskeleye yanaşmadan son bir kez dönüp “kalkıp Paris’ten geldiniz demek vay canına” dediler.

San Juan adalarında durdu kalktı feribot, ilk adayı geçtik, arabalar indi, ikinci adayı da geçtik yine arabalar indi, geldik 3. adaya Orcas adasına, burada da biz indik.

Orcas adası Washington eyaletinin kuzeybatı köşesindeki San Juan adalarının en büyüğü.  At eyeri şeklindeki adanın adı adayı çevreleyen sularda bolca görülebilen katil balinalar orkalardan gelmiyor. Balinaları gözlemek için adanın etrafı ideal olsa da adanın adı Juan Vicente de Güemes Padilla Horcasitas y Aguayo’dan geliyor. Adından anladınız, Meksikalı olan kont 1791’de adalar grubunu keşfediyor. Horcasitas da Orcas oluyor.

Sakin adayı orka balinalarını izlemek için gelen yerli turistler, Moran milli parkını ve Constitution dağını gezmek için gelen yürüyüş meraklıları, yazları şehirden kaçan Seattle sakinleri dolduruyor demek isterdim ama bütün bu gelen gidenlere rağmen ada kalabalık değil.

Kiraladığımız evin önündeki sahilden denize girmeyi çok isterdik. Ama ağustos ayında ayak bileklerimizi suya sokmamızla hipotermiyle gerçek hayatta tanışmamız bir oldu. Bir 10 saniye daha kalsak ayaklarımızı ameliyatla aldırmamız gerekebilirdi. Ayaklarımıza daha birkaç yıl ihtiyacımız olabileceğine karar verip sahilde vaktimizi denizde balinaları görmeye çalışmakla değerlendirmeye karar verdik. Tabii ki doğanın böyle hoş sürprizler yaptığı birisi değilim. Herkesin birbirine gördükleri balinaları anlattığı tatilde ben 1 tane bile görmedim.

Çok gezen arkadaşlarımızla ilgili heniz söylemediğim bir detay, içlerinden birinin doğumgününü kutlamak için Kilimanjaro’nun tepesine tırmandıkları. Bu detayı bilip de arkadaşınız “Constitution dağına tırmanacağız, kolay bir yürüyüş” deyince peşine takılırken bir an için tereddüt edersiniz değil mi? Tatilin yan etkisi olarak beyin aktivitelerim yavaşlamış olacak ki ben etmedim. Arkadaşlarımızın kolay dediği yürüyüşün tırmanışı 4 saat sürdü. Beni tanıyorsunuz tabii ki yanımıza su ya da yiyecek almamıştım. Dönüş yolunda yuvarlanıp kestirmeden yumuşak iniş yapabilmeyi inanın çok istedim.

Bir de Hollywood korku fimlerinin gözü körolmasın. Okyanusun ortasında, bizim gibi tıkış tıkış şehirlerde yaşayanlar için “ıssız” sayılabilecek bir adada, etrafta kimselerin olmadığı bir ormanda yürüyüş yapıp bir dağa tırmanıyoruz ve benim gözümün önünden criminal minds dizisinin ormanda saklanan sapık seri katilli bütün bölümleri teker teker jeneriklerine kadar geçiyor, bütün delirmiş hayvanlı filmleri hatırlıyorum, ayı görünce ellerimi kaldırıp kendimi uzun boylu yapsam ne kadar işe yarar onu merak ediyorum. İşin kötüsü -yine- gruptaki en kısa benim ve teorik olarak herkes ellerini kaldırırsa en kısa ben olacağım için ayı mutlaka beni seçer. Hoş o kadar açım ki ayı bana saldırmadan ben ayıya saldırabilirim.

Korku senaryoları yaza yaza 8 saatlik yürüyüşü bitirdiğimizde o kadar aç, yorgun ve sefildim ki kendim başlı başına bir korku filmi kahramanı olabilirdim. Ertesi günkü kas ağrılarını hiç anlatmıyorum bile, siz tahmin edebiliyorsunuzdur.

Bu yürüyüşten sonra günlerimizi ufku balinalar için gözlerimizle tarayarak, evin bahçesinde mangal yakarak, okyanusun yağlı ve lezzetli balıklarını yiyerek, Paris’ten kalkıp da buraya nasıl geldiğimizi merak eden ada sakinlerine dert anlatarak geçirdik

Dünyada görecek çok yer, buna karşılık çok az zaman ve daha da az para var. Onun için çıkan her fırsatı değerlendirmeli. Yine de dağların zirvelerine tırmanan arkadaşlarınız “kısa bir yürüyüşe gideceğiz” dediklerinde karar vermeden önce iyi düşünün derim.





4.2.13

Kadın Kadar Taş Düşsün Kafanıza

le monde haberi bu görselle verdi.

31 Ocak’ta Paris’te çok mühim birşey oldu. Parisli kadınlar, hapse girme tehlikesi olmadan pantalon giyme haklarını yasal olarak kazandılar. Cümleyi yanlış okudum diye başa dönmenize gerek yok, doğru okudunuz, üstelik gayet de ciddiyim.

1800 yılına ait bir genelgeyle kadınların sokağa “erkek kıyafetleri” (yani pantalon) giyerek çıkmaları yasaklanmıştı. Yasağa karşı gelen bütün kadınlar polis merkezine götürülecekti, gerekirse tutuklanacaklardı. Gazetecilik gibi bir mesleğiniz varsa, mesleki şartlar nedeniyle pantalon giymenize göz yumulabilirdi. Ama bunun dışında ilerleyen tarihlerde feministlerce defalarca verilen dilekçeler kabul görmemişti.

2012 yılı mayıs ayında kadın hakları bakanlığı konuya el koyana kadar! Kadın hakları bakanının konuyu gündeme getirmesiyle, 31 Ocakta eski kararın kaldırıldığı yani kadınların artık yasal olarak pantalon giyebilecekleri resmi gazetede yayınlandı. Yıllardır ben de dahil bir sürü kadın kanundışı geziyormuşuz yani sokaklarda. Hayatımda hiç bu kadar asi ve anarşik hissetmemiştim.

Konunun saçmalığına mı gülelim, yoksa kadın hakları bakanlığının arkeolojik kanunları kendine görev edinmesine mi şaşıralım. Türkiye’de kadın haklarını iyileştireceğine gerileten kürtaj vb gibi tartışmalarla Fransa’nın tartışma gündemini karşılaştırıp sinirimizi mi bozalım? Seçeneklerden seçenek beğenin.

Fransa’da kadın hakları konusunda tüm sorunlar bitti mi, kadın-erkek maaş eşitliği, iş fırsatı eşitliği konusu tamamen halledildi mi, kadına karşı şiddet konusunda büyük gelişmeler kaydedildi mi? Tabii ki hayır. 

Özellikle kadına şiddet konusu maalesef evrensel bir konu ve Fransa’da da kadınlar tacize, tecavüze uğruyor, öldürülüyor, dövülüyor. Ama Fransa’da tecavüz edilen, öldürülen kadının ardından medya, - İstanbul'da öldürülen Amerikalı turistin ardından yaptıkları gibi -“vay efendim kocasından ayrı yurtdışı seyahatinde ne işi vardı, zaten kurye miydi ajan mıydı kafalarda şüphe uyandırdı, evli barklı kadın yalnız başına fotoğraf çekmeye ne diye buraya geldi, zaten çektiği fotoğraf da ortada yoktu” vs gibi erkek saldırganlığıyla rezil haberler yapamıyor. Buralarda yaptırmazlar. Şuursuzca yapan olursa da haberlerin altına aynı ilkel kafada yorum bırakan okuyucu bulunmaz. 

Fransa’da küçük çocuklara tecavüz edenler, “rızası olduğu gerekçesiyle” serbest bırakılmıyor. Tahrik cezada indirim sebebi olmuyor. Namus cinayeti işlenmiyor. Tecavüzcülerin ardından “ne kadar da iyi yazardı haksızlığa uğradı” diye yazılar yazılmıyor. 

Yani diyeceğim o ki; hay kadın kadar taş düşsün kafanıza

23.1.13

Paris'in Ortasında Bir Arena, Tarihin Değerini Bilenler ve Bilmeyenler


Geçen yıl noel hediyem kırmızı bir fotoğraf makinesiydi. Farkında olmadan "D" içimde bayağı derinlerde bir yerlerde saklı kalmış bir meraka isabet etmiş olacak ki makineyi aldım alalı bir yatmadan yatmaya boynumdan çıkarıyorum. Profesyonel olarak çok başarılı işler yapan arkadaşlarımın hepsini hayattan soğutacak kadar çok soru biriktirdim, baktım biri benimle olan arkadaşlığını gözden geçirir gibi oluyor hemen diğerini bayıyorum. Evin için fotoğraf çekme teknikleriyle ilgili kitaplar, kitaplar, kitaplar. Üniversite sınavında bu kadar azim göstersem şimdi kalp cerrahı olmuştum.

Neyse kırmızı makinemi çok seviyorum uzun lafın kısası (bkz çok sevdiğim ve teknik sorularımla içini baydığım bir diğer arkadaşımın benim için yarattığı logo). Paris de düz ayak, her gün makine boynumda hem yürüyüp hem fotoğraf çekip hem şehri keşfediyorum. Keşfediyorum demek iddialı oldu biraz çünkü genelde yerdeki yaprağı çekeyim, bisikletle geçen kadını çekeyim, şu köşedeki kafeyi çekeyim, aaa burada da bir park varmış burayı da çekeyim diye şuursuzca ilerlediğim için nereden başladım, nerede bitirdim, başı sonu olmayan yürüyüşler. Bazen öyle tuhaf yerlerden çıkıyorum ki eve dönmek için metro haritasını uzun uzun çalışmam gerekiyor.

İşte geçen kış yine böyle keşif/fotoğraf çekmeye çabalama seanslarımdan birinde daha da kayboldum. Her zamankinden daha da kaybolmamın sebebi arkamdan hızlı adımlarla yürüyen adamın makinemi çalmak için öyle hızlı yürüdüğünü düşünmemdi. Bir eşyamızı çok seversek sanki sokaktaki herkes de o eşyayı çok kıymetli görecekmiş gibi gelir ya. İşte  o aralar bana da herkes kırmızı makinemi ele geçirmek için kafama vurmayı bekliyormuş gibi geliyordu. Los Angeles tatilinde nasıl olduysa bir anlığına kıyıp da makinemi "D"nin boynuna asmışım. Bir baktım uzaktan bir adam koşarak D’ye yaklaşıyor. Kesin kırmızı, ışıl ışıl parıldayan makinemin peşinde olmalı yoksa niye koşsun. İçimde yüzeye yakın bir yerde hazır bekleyen “atıl kurt” hızlıca devreye girdi, ben de başladım D’ye doğru koşmaya. Makinemi kaptırmam. Koşarken insanın aklına gelmiyor tabii, 1,55‘lik boyunla kime neyi kaptırmıyorsun? Adamı ancak gülmekten etkisiz hale getirebilirim. Neyse ki adam tabii benim makineye koşmuyormuş, yakalamak için otobüsüne koşuyormuş. Daha mantıklı tabii.

Neyse işte o gün de makinemim peşindeki hain adamı ekmek için filmlerden öğrendiğim tüm taktiklerle izimi kaybettirdim. O kadar güzel kaybettirmişim ki kendim bile kendimi kaybettim. Bir baktım Paris’in orta yerinde (orta yeri mecazi anlamda tabii yoksa tam olarak nerede olduğumu bilmiyorum) antik bir arena var. 2.yy’dan Roma’lılardan kalmış. Bir parkın orta yerinde. Arenanın merdivenlerinde oturmuş kitap okuyanlar, banklarda öğle yemeği yiyenler ve orta yerinde petanque oynayan yaşlılar. Zamanında aslanlara yem olmuş gladyatörlerin ruhları gelip gidiyorsa petanque yerine aslanlarla kavga etmenin saçmalığı konusunda şimdiye hemfikir olmalılar. 

Yeni keşfimle öyle gurur duydum ki haftasonu hemen D’yi de getirmek istedim, ama bul bulabilirsen. Dolaş dolaş hep aynı yere çıkan 5.turun sonunda D antik bulguma olan ilgisini kaybetti. Ben de unuttum gitti. Geçenlerde elime bir Paris tarihi kitabı geçene kadar. Kİtabın ilk sayfaları benim arenamla açılmasın mı? (Nasıl sahiplenmiş belli değil)

2.yy’da Roma imparatorluğu Parisii’lerin yaşadığı Seine nehri kıyısındaki şehri ele geçirip adını da Lutecia koyup, Romalılar ve Galliler (bkz Asteriks çizgi kitapları) bir arada yaşamaya başlayınca işte efendim ortak tanrılar bulmak, birbirlerinin kültürlerine kaynaşmak vs vs derken bir de arena yapmışlar. Paris’in nadir tepelerinden birine kurdukları arenadan bütün şehrin manzarası görülebiliyormuş, bazen antik Yunan tragedyaları bazen de aslanlarla gladyatörlerin savaşlarını seyreden seyircilerin tüm konforları düşünülmüş, güneşten ve yağmurdan korunabilecekleri konforlu oturma alanları düzenlenmiş vs.

Gel zaman git zaman arena barbarların saldırılarında yerle bir edilmiş, sonra mezarlığa dönüşmüş, sonra şehrin duvarlarının dışında kalmış ve sonunda da unutulmuş gitmiş. 1860’da Paris’in baştan yenilenme çalışmaları sırasında arenanın kalıntılarına denk gelinmiş. Hemen arkeologlar çalışmaya başlamış ama belediye şehrin modernleşme çalışmalarının antik birkaç taştan daha önemli olduğuna karar vermiş ve arkeolojik kazıları durdurmuş. Antik arena işte böyle yok olup gidecekken Victor Hugo devreye girmiş ve belediyeye atarlanan bir mektup yazmış. Geleceğin şehri olan Paris geçmişini silerek bir gelecek yaratamaz. Geleceği geçmiş getirir ekseninde edebi ama sert mektup işe yaramış. Belediye planları yeniden düzenlemiş. Kazılar geri gelmiş ve arena 1896’da halka açılmış.

İşte benim keşfettiğim arena burasıymış. Bu kadar okuyup öğrendikten sonra yerini de yola attığım ekmek kırıntılarını aramak yerine müthiş icad haritayı kullanmayı akıl ederek buldum. D’yi de götürdüm, gezdirdim ve hayalimde fiktif tarihi arenalar yaratmadığımı ispat ettim. Aynı yaşlı amcalar bıraktığım yerde petanque oynamaya devam ediyorlardı.

Yine tarihi bir binayı el birliğiyle yaktık ya dün, işte bu arena da oradan aklıma geldi. Hugo demişti ya geçmişi silerek bir gelecek yaratılamaz diye. ANLAYANA! 

6.1.13

Talihsiz Yeni Yıl Kararları ve 12 Şanslı Üzüm Tanesi



Eski yılı gezmeyle gönderelim, yeni yıla da gezerek girelim felsefemizi bu yıl da hayata geçirdik. Yeni yıla Hamburg’da girdik. Ciddi Hamburg gezi yazısı okumak isteyenler buraya tıklasın. Habere Dikkat’e yazdığım yazılarda mümkün olduğunca cıvıtmıyorum biliyorsunuz. Yok ama gayri ciddi yazı iyidir diyorsanız o zaman okumaya devam edelim.

Geziyoruz geziyoruz ne oluyor? Eve dönüyoruz, ertesi gün ben temizlik yapıyorum. Bir gün önce şıkır şıkın giyinmişsin, şampanya içiyorsun, ertesi gün kafana tülbent takmış lavaboları ovuyorsun. Şizofren olmamak elde değil. (Bu paragrafı “sen de çok gezdin yeter ama artık” diyenlerin gözünde sempati yaratmak için yazdım, hayatım sadece gezmekten ibaret değil kızmayın balkona çıkıp camları da siliyorum konulu mesajım geçmiştir umarım)

Yeni yıl kararlarıyla ilgili şöyle bir stratejimiz var. Aynı kararları tekrar tekrar alarak dirençlerini kıracağız. Şöyle ki; her yıl “bu yıl sağlıklı yiyeceğim, disiplinli olacağım, hep erken kalkıp erken yatacağım” dersek bir noktada yemekler ve bir konsept olarak disiplin yorulur, biz birşey yapmadan kendiliklerinden vazgeçip biz onlara uyacağımıza onlar bize uyar gibi geliyor. Niye olmasın? Beyin gücü, enerji vs diyen herkese inanıyorsunuz benim disiplin kavramını yorabileceğime neden inanmıyorsunuz? Bu strateji doğrultusunda bıkmadan, yılmadan malum kararlarımızı yine aldık. Bu 11.yıl, az kaldı, yorulduklarını hissedebiliyorum, 15.yılda tamamdır bu iş.

Fakat alkol bütün kötülüklerin anası olduğu için, alkolün etkisiyle hiç olmadık bir takım kararlar da kaçmış araya. Ertesi gün duruma uyandık. Mesela bizim vaftiz velet Chucky’ye bir şans daha verme kararı almışız. (Chucky’nin seri katilliğe doğru gidişinin hikayesini hatırlamayanları da şöyle ve sonra da şöyle alalım). Fakat yeni yıl demişiz ama tam olarak hangi yıl olduğunu söylememişiz belki oradan yırtabiliriz. Chucky 3 yaşına girdiğine göre, bu vaftiz anne babalık müessesesi de 18‘inde bittiğine göre, kaba bir hesapla Chucky’ye 2028 yılında yeni bir şans vermek istedim belki ben, değil mi ama?

Bir de “D” ihtiyacımızın olmadığı hiçbir çift ayakkabıyı almayalım kararını, bir takım kelime oyunlarıyla ağzımdan almış olabilir, müzik çok yüksek olduğu için tam olarak duymamış olabilirim. Bu karar hiç alınmamış kabul edebilirsek lütfen? Teşekkürler

Hamburg’da kaldığımız otel İspanyol bir grubun oteliydi. Öyle olunca atraksiyon yapıp yeni yıla bir İspanyol geleneği ile girelim demişler. Gelenek çok hoş, saat 12’ye geri sayım başladığı zaman herkes daha önce dağıtılan 12 üzümü, 12 dilek tutarak geri sayım bitmeden önce bitirmeye çalışacak. Eğer bitirirsen dileklerin olacak demektir. Bitiremezsen “boyum bir anda 10 cm” uzasın dileğinle vedalaşma zamanıdır.

Benim için bu gelenekte 2 problem var. Birincisi üzümü sıvı ve mayalanmış haliyle tercih ederim. İkincisi de şu an yazarken aklıma şahane dilekler geliyor ama bir anda kendimi geri sayımda elimde 12 üzüm tanesiyle bulunca dileyecek 12 tane mantıklı şey bulamadım. 3’te takıldım kaldım. Ayrıca da 12 üzümü 10‘dan geriye sayarken bitirmek zor birşeymiş. Tabii ki bitiremedik. Diğerleri de bitiremedi ama onlar üzümleri bırakıp yeni yıla çığlık atarak girdi. Ben bir işi bitirmeden kenara bırakamadığım için -ki sırf bu yüzden bir sürü projeye başlamıyorum çünkü bitirene kadar saçlarımı beyazlatacağımı biliyorum- o üzümler bitene kadar yeni yıla girmeyi reddettim. “D” o an beni çok sempatik bulmamış olabilir, emin değilim ama içimden bir ses öyle diyor. Ben yeni yıla 00:02’de girdim 12 üzüm ve 3 dileğimle beraber. Şimdi o 3 dilek olmazsa 2013’ü mahvederim neye uğradığını şaşırır. Baştan söyliyeyim de sonra vay ben duymadım vay ben bilmedim olmasın.

Herkese mutlu yıllar.

27.12.12

2012'de Leblebi Yedik Gazoz İçtik



İlkokul 3‘ten 4’e geçtiğimiz yaz öğretmen “yazın yaptıklarınızı kompozisyon olarak yazın” ödevi vermişti. Sınıfın bütün -o yaş kızlarında kronik olan sevimsizlikten muzdarip- kızları (evet tabii ki ben de onlardan biriydim) artık sayfalar dolusu yaz yaz yazmalara doyamamıştık. O yaşlarda kendi kendimin çocuğu olsam sabahtan akşama kendimi döverdim zaten. Neyse bir arkadaşımız da kompozisyon olarak şöyle yazmıştı: “leblebi yedim, gazoz içtim”. Öğretmen “çocuğum bütün yaz mı leblebi yedin gazoz içtin bu ne biçim kompozisyon” diye kızmıştı. Ama düşünsenize aslında ne şahane bir yaz tatiliymiş, tek derdin leblebi yiyip gazoz içmek!

Şimdi noel ve yenıyıl zamanı ya her gün arkadaşlarımızdan 2012 şöyle geçti konulu mailler geliyor. “D”yle biz de bir heves hadi biz de yazalım dedik. Açtık boş bir pages sayfası, o bize bakıyor, biz ona bakıyoruz. Writer’s block gibi cool birşey de değil, sadece 2012’de kaydadeğer hiçbir şey yapmamışız! Diğer insanlar ne yazmış diye açtık mailleri okuduk. Birinin çocuğu 18 yaşına gelmiş üniversiteye başlamış, öbürünün çocuğu ilk adımını atmış, birisi kariyer değiştirmeye karar vermiş işi gücü bırakıp yeniden okula yazılmış, diğeri istifa etmiş Filipinler’e yerleşmiş, biri yemek yapmayı öğrenmiş, öbürü Nepal’e hayır işi yapmaya gitmiş, bir diğeri üçüz doğurmuş, 75 yaşında yeniden evlenip Paris'e yoga yapmaya gelen bile var. Bize bunlardan malzeme çıkmaz. Dünyada olan bitene bakalım dedik, e adam uzaydan atladı oğlum artık bundan öte ne yapabiliriz?

Ay ay geriye gidelim biz koca yıl ne yaptık dedik, biz kilo almışız, kilo vermişiz, almışız, vermişiz, verdiğimiz gibi yine almasını da biliriz. Geçen yılbaşında kararlar almışız ama ne karar aldığımızı hatırlamıyoruz. Hayır demeyi öğreneceğiz diye söz vermiştik, onun yerine şamar oğlanı olmak alınyazgısı mıdır konusunda kitap yazabilecek tecrübeye sahibiz. Bu aldığım son çanta, bu da son çift ayakkabı demişiM, üstüne kaç çift daha aldığımı ne siz sorun ne ben söyliyeyim. Her gün yeni bir şeylere kızmışız, twitter’da içimizi dökmüşüz, artık bu kadar da olmaz deyip deyip hashtaglerle protesto etmişiz. Bu kadar da olmuş. Blog postlarına baktık elbet akılda kalan bir şey yapmışızdır diye ancak elalemin çocuklarına kızmışım (neyse ki google translate kendi çevirdiğini kendi de anlamıyor da ağız tadıyla dedikodu yapıyoruz şurada), şarap kursuna gitmişim onu da becerememişim, yemek kursunu denemişim sonuna kadar dinleyememişim. 

Biz ancak bavul doldur, bavul boşalt gezmişiz. Pişman mıyız? Değiliz. Suç bizim değil, 2012‘nin kendi dandikliği. Biz bütün bir yıl leblebi yiyip gazoz içmişiz. Yine olsun yine yaparız.

14.12.12

İçimdeki tutturuk kadın, cool kadına karşı



D” Sürpriz bir tatile gidiyoruz, bavulunu hazırla diyor. Yeni birşey değil aslında yılda bir kez sürpriz bir tatil hazırlar bana. Tatilin kendi sürpriz değil, destinasyon sürpriz.

Bilen biliyor, içimde tutturuk, obsesif kompulsif bir kadın yaşıyor. Excel dosyalarıyla bavul hazırlayan bu kadının sürpriz tatile hazırlanması demek uykuların kaçması, tırnakların yenmesi, mideye ağrıların kamp kurması demek. 

Bu yetmiyormuş gibi içimde bir de tutturuk kadını itip, kendine yer açmaya çalışan bir cool kadın var. O diyor ki “aman at bir kot, 2 kazak gittiğin her yere uyar, zaten uymazsa alışveriş yapmana bahane olur”. Gördüğünüz üzere cool olan da kendini cool sanyor ama henüz yeniyetme, tam oturmamış, problemi öngörüp hemen çözümü düşünüyor o da. Ama tutturuk inatçı, biraz da tombul, güzelce yerleşmiş içimin ortasına, öyle kolay kolay itip yer açılacak gibi değil “ya pantalonun üstüne birşey dökülürse, ya ayakkabı ayağımı vurursa, ya kazağın ipi kaçarsa, ya ojem çıkarsa, ya yağmur yağar da saçım bozulursa, ya bavulum kaybolursa, ya bavulum çalınırsa, ya bambaşka bir yere acil iniş yapmamız gerekirse (dikkatinizi çekerim daha asıl destinasyonu bilmeden bambaşka bir yere acil inişten bahsediyor), ya yanımda getirdiklerimin hiçbirini artık beğenmezsem, ya kilo alırsam da pantalonuma sığamazsam (nasıl ya? Toplam 5 günlüğüne gidiyorsun)” diyor da diyor onun için 3 pantalon alıyor, hem aseton hem oje taşıyor, koca fön makinesini yükleniyor, bavul yetmedi el çantasına yedek kıyafet hazırlıyor, onda da aksilik çıkarsa diye D’nin bavuluna da kıyafet koyuyor, ayakkabı koyuyor, çorap koyuyor... 

Cool olan sürprizlere bayılırım hadi gidelim diyor, tutturuk ise sürpriz tatil neresi olabilir diye alternatifleri düşünüyor, o alternatiflerin hava durumlarına bakıyor, alternatiflerden hangisi çıkarsa ne alışverişi yapabilir diye listeler hazırlıyor. Cool olan tutturuk olana çok kızıyor, seninle sürpriz tatile falan çıkılmaz, mahvettin yine sürprizin heyecanını diyor.  

Tutturuk olan kapıyı kilitlemeyi “D”ye bile bırakmıyor, çünkü kilitledikten sonra 3 kere daha dönüp çayın altını kapatmış mıydık diye bakıp kapıyı 3 kere daha kilitliyor. Cool olan tutturuk olanı kolundan çekiştiriyor, boşver çayı hadi tatil başladı çabuk gidelim diyor. 

Gri bir Paris sabahında, gri bir Paris taksisine biniyoruz, tutturuk 8 kere çantasını açıp pasaportunu kontrol ediyor, sonra bir 8 kere daha açıp en son kontrol ettiğinde pasaportu düşmüş mü diye kontrol ediyor. Cool olandan korkmasa taksiyi yolun kenarına çekip bavulu da tekrar kontrol edecek. Ama cool olan da biraz cazgır, tiz sesiyle çok bağırıyor, eli de biraz ağır üstelik, üstüne salmamak lazım. 

Havaalanına geliyoruz. “D” Check-in’de, güvenlik kontrolünde, her adımda görevlilere lütfen nereye gideceğimizi söylemeyin eşim bilmiyor diyor. Herkes de bu oyuna katılmaktan çok mutlu, sürprizin örtüsünü ucundan bir türlü kaldıramıyorum. Cool olan çok eğleniyor, tutturuk ojelerin ucunu kaldırdı bile. Teknik olarak gizliliğin varış noktasına kadar sürmesine imkan yok. Pilota da “uçak içi anonslarda nereye gideceğimizi söylemeyin” diyecek hali yok. Sonunda bir görevli nereye gideceğimizi ağzından kaçırıyor. Hem cool hem de tutturuk çok seviniyor. Görevliye sarılmak için bir hamle yapıp sonra bunun saçma olduğunun farkına varıp asıl sarılmam gereken kişiye “D”ye sarılıyorum(z)

7 saat sonra gri bir New York akşamında, sarı bir New York taksisine biniyoruz.

New York’un gezi yazısı Habere Dikkat'te, resimler ise bir sonraki post’ta