23.1.13

Paris'in Ortasında Bir Arena, Tarihin Değerini Bilenler ve Bilmeyenler


Geçen yıl noel hediyem kırmızı bir fotoğraf makinesiydi. Farkında olmadan "D" içimde bayağı derinlerde bir yerlerde saklı kalmış bir meraka isabet etmiş olacak ki makineyi aldım alalı bir yatmadan yatmaya boynumdan çıkarıyorum. Profesyonel olarak çok başarılı işler yapan arkadaşlarımın hepsini hayattan soğutacak kadar çok soru biriktirdim, baktım biri benimle olan arkadaşlığını gözden geçirir gibi oluyor hemen diğerini bayıyorum. Evin için fotoğraf çekme teknikleriyle ilgili kitaplar, kitaplar, kitaplar. Üniversite sınavında bu kadar azim göstersem şimdi kalp cerrahı olmuştum.

Neyse kırmızı makinemi çok seviyorum uzun lafın kısası (bkz çok sevdiğim ve teknik sorularımla içini baydığım bir diğer arkadaşımın benim için yarattığı logo). Paris de düz ayak, her gün makine boynumda hem yürüyüp hem fotoğraf çekip hem şehri keşfediyorum. Keşfediyorum demek iddialı oldu biraz çünkü genelde yerdeki yaprağı çekeyim, bisikletle geçen kadını çekeyim, şu köşedeki kafeyi çekeyim, aaa burada da bir park varmış burayı da çekeyim diye şuursuzca ilerlediğim için nereden başladım, nerede bitirdim, başı sonu olmayan yürüyüşler. Bazen öyle tuhaf yerlerden çıkıyorum ki eve dönmek için metro haritasını uzun uzun çalışmam gerekiyor.

İşte geçen kış yine böyle keşif/fotoğraf çekmeye çabalama seanslarımdan birinde daha da kayboldum. Her zamankinden daha da kaybolmamın sebebi arkamdan hızlı adımlarla yürüyen adamın makinemi çalmak için öyle hızlı yürüdüğünü düşünmemdi. Bir eşyamızı çok seversek sanki sokaktaki herkes de o eşyayı çok kıymetli görecekmiş gibi gelir ya. İşte  o aralar bana da herkes kırmızı makinemi ele geçirmek için kafama vurmayı bekliyormuş gibi geliyordu. Los Angeles tatilinde nasıl olduysa bir anlığına kıyıp da makinemi "D"nin boynuna asmışım. Bir baktım uzaktan bir adam koşarak D’ye yaklaşıyor. Kesin kırmızı, ışıl ışıl parıldayan makinemin peşinde olmalı yoksa niye koşsun. İçimde yüzeye yakın bir yerde hazır bekleyen “atıl kurt” hızlıca devreye girdi, ben de başladım D’ye doğru koşmaya. Makinemi kaptırmam. Koşarken insanın aklına gelmiyor tabii, 1,55‘lik boyunla kime neyi kaptırmıyorsun? Adamı ancak gülmekten etkisiz hale getirebilirim. Neyse ki adam tabii benim makineye koşmuyormuş, yakalamak için otobüsüne koşuyormuş. Daha mantıklı tabii.

Neyse işte o gün de makinemim peşindeki hain adamı ekmek için filmlerden öğrendiğim tüm taktiklerle izimi kaybettirdim. O kadar güzel kaybettirmişim ki kendim bile kendimi kaybettim. Bir baktım Paris’in orta yerinde (orta yeri mecazi anlamda tabii yoksa tam olarak nerede olduğumu bilmiyorum) antik bir arena var. 2.yy’dan Roma’lılardan kalmış. Bir parkın orta yerinde. Arenanın merdivenlerinde oturmuş kitap okuyanlar, banklarda öğle yemeği yiyenler ve orta yerinde petanque oynayan yaşlılar. Zamanında aslanlara yem olmuş gladyatörlerin ruhları gelip gidiyorsa petanque yerine aslanlarla kavga etmenin saçmalığı konusunda şimdiye hemfikir olmalılar. 

Yeni keşfimle öyle gurur duydum ki haftasonu hemen D’yi de getirmek istedim, ama bul bulabilirsen. Dolaş dolaş hep aynı yere çıkan 5.turun sonunda D antik bulguma olan ilgisini kaybetti. Ben de unuttum gitti. Geçenlerde elime bir Paris tarihi kitabı geçene kadar. Kİtabın ilk sayfaları benim arenamla açılmasın mı? (Nasıl sahiplenmiş belli değil)

2.yy’da Roma imparatorluğu Parisii’lerin yaşadığı Seine nehri kıyısındaki şehri ele geçirip adını da Lutecia koyup, Romalılar ve Galliler (bkz Asteriks çizgi kitapları) bir arada yaşamaya başlayınca işte efendim ortak tanrılar bulmak, birbirlerinin kültürlerine kaynaşmak vs vs derken bir de arena yapmışlar. Paris’in nadir tepelerinden birine kurdukları arenadan bütün şehrin manzarası görülebiliyormuş, bazen antik Yunan tragedyaları bazen de aslanlarla gladyatörlerin savaşlarını seyreden seyircilerin tüm konforları düşünülmüş, güneşten ve yağmurdan korunabilecekleri konforlu oturma alanları düzenlenmiş vs.

Gel zaman git zaman arena barbarların saldırılarında yerle bir edilmiş, sonra mezarlığa dönüşmüş, sonra şehrin duvarlarının dışında kalmış ve sonunda da unutulmuş gitmiş. 1860’da Paris’in baştan yenilenme çalışmaları sırasında arenanın kalıntılarına denk gelinmiş. Hemen arkeologlar çalışmaya başlamış ama belediye şehrin modernleşme çalışmalarının antik birkaç taştan daha önemli olduğuna karar vermiş ve arkeolojik kazıları durdurmuş. Antik arena işte böyle yok olup gidecekken Victor Hugo devreye girmiş ve belediyeye atarlanan bir mektup yazmış. Geleceğin şehri olan Paris geçmişini silerek bir gelecek yaratamaz. Geleceği geçmiş getirir ekseninde edebi ama sert mektup işe yaramış. Belediye planları yeniden düzenlemiş. Kazılar geri gelmiş ve arena 1896’da halka açılmış.

İşte benim keşfettiğim arena burasıymış. Bu kadar okuyup öğrendikten sonra yerini de yola attığım ekmek kırıntılarını aramak yerine müthiş icad haritayı kullanmayı akıl ederek buldum. D’yi de götürdüm, gezdirdim ve hayalimde fiktif tarihi arenalar yaratmadığımı ispat ettim. Aynı yaşlı amcalar bıraktığım yerde petanque oynamaya devam ediyorlardı.

Yine tarihi bir binayı el birliğiyle yaktık ya dün, işte bu arena da oradan aklıma geldi. Hugo demişti ya geçmişi silerek bir gelecek yaratılamaz diye. ANLAYANA! 

6.1.13

Talihsiz Yeni Yıl Kararları ve 12 Şanslı Üzüm Tanesi



Eski yılı gezmeyle gönderelim, yeni yıla da gezerek girelim felsefemizi bu yıl da hayata geçirdik. Yeni yıla Hamburg’da girdik. Ciddi Hamburg gezi yazısı okumak isteyenler buraya tıklasın. Habere Dikkat’e yazdığım yazılarda mümkün olduğunca cıvıtmıyorum biliyorsunuz. Yok ama gayri ciddi yazı iyidir diyorsanız o zaman okumaya devam edelim.

Geziyoruz geziyoruz ne oluyor? Eve dönüyoruz, ertesi gün ben temizlik yapıyorum. Bir gün önce şıkır şıkın giyinmişsin, şampanya içiyorsun, ertesi gün kafana tülbent takmış lavaboları ovuyorsun. Şizofren olmamak elde değil. (Bu paragrafı “sen de çok gezdin yeter ama artık” diyenlerin gözünde sempati yaratmak için yazdım, hayatım sadece gezmekten ibaret değil kızmayın balkona çıkıp camları da siliyorum konulu mesajım geçmiştir umarım)

Yeni yıl kararlarıyla ilgili şöyle bir stratejimiz var. Aynı kararları tekrar tekrar alarak dirençlerini kıracağız. Şöyle ki; her yıl “bu yıl sağlıklı yiyeceğim, disiplinli olacağım, hep erken kalkıp erken yatacağım” dersek bir noktada yemekler ve bir konsept olarak disiplin yorulur, biz birşey yapmadan kendiliklerinden vazgeçip biz onlara uyacağımıza onlar bize uyar gibi geliyor. Niye olmasın? Beyin gücü, enerji vs diyen herkese inanıyorsunuz benim disiplin kavramını yorabileceğime neden inanmıyorsunuz? Bu strateji doğrultusunda bıkmadan, yılmadan malum kararlarımızı yine aldık. Bu 11.yıl, az kaldı, yorulduklarını hissedebiliyorum, 15.yılda tamamdır bu iş.

Fakat alkol bütün kötülüklerin anası olduğu için, alkolün etkisiyle hiç olmadık bir takım kararlar da kaçmış araya. Ertesi gün duruma uyandık. Mesela bizim vaftiz velet Chucky’ye bir şans daha verme kararı almışız. (Chucky’nin seri katilliğe doğru gidişinin hikayesini hatırlamayanları da şöyle ve sonra da şöyle alalım). Fakat yeni yıl demişiz ama tam olarak hangi yıl olduğunu söylememişiz belki oradan yırtabiliriz. Chucky 3 yaşına girdiğine göre, bu vaftiz anne babalık müessesesi de 18‘inde bittiğine göre, kaba bir hesapla Chucky’ye 2028 yılında yeni bir şans vermek istedim belki ben, değil mi ama?

Bir de “D” ihtiyacımızın olmadığı hiçbir çift ayakkabıyı almayalım kararını, bir takım kelime oyunlarıyla ağzımdan almış olabilir, müzik çok yüksek olduğu için tam olarak duymamış olabilirim. Bu karar hiç alınmamış kabul edebilirsek lütfen? Teşekkürler

Hamburg’da kaldığımız otel İspanyol bir grubun oteliydi. Öyle olunca atraksiyon yapıp yeni yıla bir İspanyol geleneği ile girelim demişler. Gelenek çok hoş, saat 12’ye geri sayım başladığı zaman herkes daha önce dağıtılan 12 üzümü, 12 dilek tutarak geri sayım bitmeden önce bitirmeye çalışacak. Eğer bitirirsen dileklerin olacak demektir. Bitiremezsen “boyum bir anda 10 cm” uzasın dileğinle vedalaşma zamanıdır.

Benim için bu gelenekte 2 problem var. Birincisi üzümü sıvı ve mayalanmış haliyle tercih ederim. İkincisi de şu an yazarken aklıma şahane dilekler geliyor ama bir anda kendimi geri sayımda elimde 12 üzüm tanesiyle bulunca dileyecek 12 tane mantıklı şey bulamadım. 3’te takıldım kaldım. Ayrıca da 12 üzümü 10‘dan geriye sayarken bitirmek zor birşeymiş. Tabii ki bitiremedik. Diğerleri de bitiremedi ama onlar üzümleri bırakıp yeni yıla çığlık atarak girdi. Ben bir işi bitirmeden kenara bırakamadığım için -ki sırf bu yüzden bir sürü projeye başlamıyorum çünkü bitirene kadar saçlarımı beyazlatacağımı biliyorum- o üzümler bitene kadar yeni yıla girmeyi reddettim. “D” o an beni çok sempatik bulmamış olabilir, emin değilim ama içimden bir ses öyle diyor. Ben yeni yıla 00:02’de girdim 12 üzüm ve 3 dileğimle beraber. Şimdi o 3 dilek olmazsa 2013’ü mahvederim neye uğradığını şaşırır. Baştan söyliyeyim de sonra vay ben duymadım vay ben bilmedim olmasın.

Herkese mutlu yıllar.

27.12.12

2012'de Leblebi Yedik Gazoz İçtik



İlkokul 3‘ten 4’e geçtiğimiz yaz öğretmen “yazın yaptıklarınızı kompozisyon olarak yazın” ödevi vermişti. Sınıfın bütün -o yaş kızlarında kronik olan sevimsizlikten muzdarip- kızları (evet tabii ki ben de onlardan biriydim) artık sayfalar dolusu yaz yaz yazmalara doyamamıştık. O yaşlarda kendi kendimin çocuğu olsam sabahtan akşama kendimi döverdim zaten. Neyse bir arkadaşımız da kompozisyon olarak şöyle yazmıştı: “leblebi yedim, gazoz içtim”. Öğretmen “çocuğum bütün yaz mı leblebi yedin gazoz içtin bu ne biçim kompozisyon” diye kızmıştı. Ama düşünsenize aslında ne şahane bir yaz tatiliymiş, tek derdin leblebi yiyip gazoz içmek!

Şimdi noel ve yenıyıl zamanı ya her gün arkadaşlarımızdan 2012 şöyle geçti konulu mailler geliyor. “D”yle biz de bir heves hadi biz de yazalım dedik. Açtık boş bir pages sayfası, o bize bakıyor, biz ona bakıyoruz. Writer’s block gibi cool birşey de değil, sadece 2012’de kaydadeğer hiçbir şey yapmamışız! Diğer insanlar ne yazmış diye açtık mailleri okuduk. Birinin çocuğu 18 yaşına gelmiş üniversiteye başlamış, öbürünün çocuğu ilk adımını atmış, birisi kariyer değiştirmeye karar vermiş işi gücü bırakıp yeniden okula yazılmış, diğeri istifa etmiş Filipinler’e yerleşmiş, biri yemek yapmayı öğrenmiş, öbürü Nepal’e hayır işi yapmaya gitmiş, bir diğeri üçüz doğurmuş, 75 yaşında yeniden evlenip Paris'e yoga yapmaya gelen bile var. Bize bunlardan malzeme çıkmaz. Dünyada olan bitene bakalım dedik, e adam uzaydan atladı oğlum artık bundan öte ne yapabiliriz?

Ay ay geriye gidelim biz koca yıl ne yaptık dedik, biz kilo almışız, kilo vermişiz, almışız, vermişiz, verdiğimiz gibi yine almasını da biliriz. Geçen yılbaşında kararlar almışız ama ne karar aldığımızı hatırlamıyoruz. Hayır demeyi öğreneceğiz diye söz vermiştik, onun yerine şamar oğlanı olmak alınyazgısı mıdır konusunda kitap yazabilecek tecrübeye sahibiz. Bu aldığım son çanta, bu da son çift ayakkabı demişiM, üstüne kaç çift daha aldığımı ne siz sorun ne ben söyliyeyim. Her gün yeni bir şeylere kızmışız, twitter’da içimizi dökmüşüz, artık bu kadar da olmaz deyip deyip hashtaglerle protesto etmişiz. Bu kadar da olmuş. Blog postlarına baktık elbet akılda kalan bir şey yapmışızdır diye ancak elalemin çocuklarına kızmışım (neyse ki google translate kendi çevirdiğini kendi de anlamıyor da ağız tadıyla dedikodu yapıyoruz şurada), şarap kursuna gitmişim onu da becerememişim, yemek kursunu denemişim sonuna kadar dinleyememişim. 

Biz ancak bavul doldur, bavul boşalt gezmişiz. Pişman mıyız? Değiliz. Suç bizim değil, 2012‘nin kendi dandikliği. Biz bütün bir yıl leblebi yiyip gazoz içmişiz. Yine olsun yine yaparız.

14.12.12

İçimdeki tutturuk kadın, cool kadına karşı



D” Sürpriz bir tatile gidiyoruz, bavulunu hazırla diyor. Yeni birşey değil aslında yılda bir kez sürpriz bir tatil hazırlar bana. Tatilin kendi sürpriz değil, destinasyon sürpriz.

Bilen biliyor, içimde tutturuk, obsesif kompulsif bir kadın yaşıyor. Excel dosyalarıyla bavul hazırlayan bu kadının sürpriz tatile hazırlanması demek uykuların kaçması, tırnakların yenmesi, mideye ağrıların kamp kurması demek. 

Bu yetmiyormuş gibi içimde bir de tutturuk kadını itip, kendine yer açmaya çalışan bir cool kadın var. O diyor ki “aman at bir kot, 2 kazak gittiğin her yere uyar, zaten uymazsa alışveriş yapmana bahane olur”. Gördüğünüz üzere cool olan da kendini cool sanyor ama henüz yeniyetme, tam oturmamış, problemi öngörüp hemen çözümü düşünüyor o da. Ama tutturuk inatçı, biraz da tombul, güzelce yerleşmiş içimin ortasına, öyle kolay kolay itip yer açılacak gibi değil “ya pantalonun üstüne birşey dökülürse, ya ayakkabı ayağımı vurursa, ya kazağın ipi kaçarsa, ya ojem çıkarsa, ya yağmur yağar da saçım bozulursa, ya bavulum kaybolursa, ya bavulum çalınırsa, ya bambaşka bir yere acil iniş yapmamız gerekirse (dikkatinizi çekerim daha asıl destinasyonu bilmeden bambaşka bir yere acil inişten bahsediyor), ya yanımda getirdiklerimin hiçbirini artık beğenmezsem, ya kilo alırsam da pantalonuma sığamazsam (nasıl ya? Toplam 5 günlüğüne gidiyorsun)” diyor da diyor onun için 3 pantalon alıyor, hem aseton hem oje taşıyor, koca fön makinesini yükleniyor, bavul yetmedi el çantasına yedek kıyafet hazırlıyor, onda da aksilik çıkarsa diye D’nin bavuluna da kıyafet koyuyor, ayakkabı koyuyor, çorap koyuyor... 

Cool olan sürprizlere bayılırım hadi gidelim diyor, tutturuk ise sürpriz tatil neresi olabilir diye alternatifleri düşünüyor, o alternatiflerin hava durumlarına bakıyor, alternatiflerden hangisi çıkarsa ne alışverişi yapabilir diye listeler hazırlıyor. Cool olan tutturuk olana çok kızıyor, seninle sürpriz tatile falan çıkılmaz, mahvettin yine sürprizin heyecanını diyor.  

Tutturuk olan kapıyı kilitlemeyi “D”ye bile bırakmıyor, çünkü kilitledikten sonra 3 kere daha dönüp çayın altını kapatmış mıydık diye bakıp kapıyı 3 kere daha kilitliyor. Cool olan tutturuk olanı kolundan çekiştiriyor, boşver çayı hadi tatil başladı çabuk gidelim diyor. 

Gri bir Paris sabahında, gri bir Paris taksisine biniyoruz, tutturuk 8 kere çantasını açıp pasaportunu kontrol ediyor, sonra bir 8 kere daha açıp en son kontrol ettiğinde pasaportu düşmüş mü diye kontrol ediyor. Cool olandan korkmasa taksiyi yolun kenarına çekip bavulu da tekrar kontrol edecek. Ama cool olan da biraz cazgır, tiz sesiyle çok bağırıyor, eli de biraz ağır üstelik, üstüne salmamak lazım. 

Havaalanına geliyoruz. “D” Check-in’de, güvenlik kontrolünde, her adımda görevlilere lütfen nereye gideceğimizi söylemeyin eşim bilmiyor diyor. Herkes de bu oyuna katılmaktan çok mutlu, sürprizin örtüsünü ucundan bir türlü kaldıramıyorum. Cool olan çok eğleniyor, tutturuk ojelerin ucunu kaldırdı bile. Teknik olarak gizliliğin varış noktasına kadar sürmesine imkan yok. Pilota da “uçak içi anonslarda nereye gideceğimizi söylemeyin” diyecek hali yok. Sonunda bir görevli nereye gideceğimizi ağzından kaçırıyor. Hem cool hem de tutturuk çok seviniyor. Görevliye sarılmak için bir hamle yapıp sonra bunun saçma olduğunun farkına varıp asıl sarılmam gereken kişiye “D”ye sarılıyorum(z)

7 saat sonra gri bir New York akşamında, sarı bir New York taksisine biniyoruz.

New York’un gezi yazısı Habere Dikkat'te, resimler ise bir sonraki post’ta

22.11.12

Patlıcanın Hayatımızdaki Yeri ve Önemi


D” bizim aileye resmi olarak yeni yeni girdiği zamanlarda, kimle tanışsa “merhaba”, “nasılsın” faslından sonra 3.soru “İsviçre’de patlıcan var mı” oluyordu. Annemlerle yemeğe çıkıyoruz bütün akşam bir patlıcan muhabbeti, durduramıyoruz, anneannemle tanışıyor “İsviçre’de patlıcan var mı”, teyzemle tanışıyor “İsviçre’de patlıcan var mı?”. (bunu okuyunca “aaa biz ne zaman sorduk patlıcanı” diyecek olan aile üyelerime şahitli ispatlı kanıtlarım)

Tabii aslında bu patlıcan özelinin altındaki asıl soru “bu kız senin peşine takıldı gidiyor, oralarda keyfi, sağlığı yerinde olacak mı, sen bize bir anlat bakalım”. Patlıcan simgesinin altındaki derin soru aslında “well being”. Ama tabii “D” henüz o zamanlar Türk ailesi alt metin okumasını beceremiyor. Dolayısıyla bu sembolizmi de çözemediği için bizim sohbet patlıcandan ileri gidemiyor, “sizde patlıcan var mı” “var”, “peki siz patlıcanı nasıl yaparsınız” “patlıcan sever misiniz” "annen nasıl yapar patlıcanı?" "yapmaz!" 

Ailemizin patlıcanla olan derdini anlaması zaman aldı.

İsviçre’ye yerleşince ve benim keyfimin yerindeliğinden bütün aile emin olunca bu patlıcan konusu bir süreliğine rafa kalktı. Bir de tabii herkes geldi gördü ki zeytin ezmemden beyaz peynirime kadar aradığım herşeyi buluyorum, eksiğim gediğim yok. Küçük bir ton balığı gibi mutlu yaşıyorum.

Ne zaman ki Afrika’ya taşındık bizim bütün aileyi yine patlıcan korkusu aldı. Patlıcan bulmasına bulduk. Hatta sebze olarak bir tek patlıcan bir de kabak bulduk. Patlıcandan fenalık geldi. 

Şimdi ben böyle Paris’te yaşıyorum, şampanya şarap yazıyorum, aman tereyağlı croissantlar nasıl da leziz, böyle ekler yememişsinizdir falan diye terbiyesizlik limitinde konuşuyorum ya benim bavulumda kereviz taşıdığım günler oldu aslında. Evet artık bunu itiraf etmemin zamanı gelmişti, bildiğiniz kereviz. Ezilmesin diye el bagajıma kilo kilo domates almışlığım, 3 top marul götürmüşlüğüm de vardır.

Gana’da iklim, toprak vs en lezzetli domateslerin yetişmesine müsaitken, çeşitli tarım yardımı kuruluşları da ısrarla yeni tohumlar, fideler vs getirip teslim ediyorken Ganalılar inatla tek tip domates üretiyorlardı. O da küçük, tadı yemenize bile gerek kalmadan daha ilk göz teması kurduğunuz anda midenizi yakacak kadar asitli, haşır huşur bir domatesti. Yatıyorum kalkıyorum gözümün önünde sulu sulu domatesler uçuyor. Rüyalarıma giriyor domatesler. Kafam kadar domatesleri ısıra ısıra yiyorum, suları üstüme başıma akıyor rüyamda. Gözümü domates bürümüş. Delirmek üzereyim. Bizim komşular sitede bir domates projesi başlattı. Herkes balkonlarına domates ekti, günlük olarak gelişimlerini takip ediyoruz, bekliyoruz ki domatesler yetişsin yiyelim hatta fazla fazla yetişsin salça yapalım. Hayal dünyası işte. Herkesin domatesleri cillop gibi oldu, benimkileri yan komşuya göstereyim derken “D” balkondan düşürdü! Çocuğum gibi baktığım domatesler kaldırımda püre oldu! Evliliğimizde sorunlu anlardan biridir.

Mango ve ananasla ömür geçer mi? Ülkede başka meyve yok ki! Bildiğin elma arıyorsun yok, kös kös elinde mangoyla eve dönüyorsun yine. Böyle yokluk durumlarında insanın aklına elinin altında olsa yüz yıl aramayacağı şeyler düşüyor. Dışarısı 40 derece, canın kapuska çekiyor. Neden, çünkü lahana yok! 

Bu tip sefaletlerden hep girişimci biri çıkar parsayı toplar ya Lübnanlı Mustafa bir bakkal açtı. İstediklerinin listesiyle Mustafa’ya gidiyorsun, Mustafa “2 gün sonra gel malı al” diyor. Ismarladığım şey kahvaltılık gevrek ama duyan uyuşturucu baronusun sanır. Mustafa Avrupa’nın 4 tarafındaki aile bireylerine telefon açıyor, onlar gidip süpermarketlerden malları topluyor, bir gün sonraki tarifeli uçağa koyup gönderiyorlar. Herşeyin bir bedeli vardır tabii. Bir kavuna 10 dolar ödüyorsun. Sonra bir kavunu idareli yersem en çok kaç gün dayandırabilirim diye uğraş dur. 

Mustafa zamanla işi öyle bir noktaya getirdi ki hostesleri ayarladı, Londra’dan uçuş öncesi Mcdonalds alıyorlar, uçak Accra’ya ulaşınca gidip hamburgerlerini Mustafa’dan teslim alıyorsun! Paris’te evin yanı Mcdonalds, geçen hafta Berki bey burdayken soruyordu bir kere gittim mi diye? Tabii ki hayır, mcdonalds mı öyk. Ama orada soğumuş, kokuşuk burgerleri almak için evini, arabanı Mustafa’nın üzerine yapmaya hazırsın.

Şimdi siz beni şen şakrak kendimi gezidiriyor sanıyorsunuz ya. İşbu yazı aksini ispatlamak amacıyla yazılmıştır. Ben aslında neler çekiyorum buralarda, sizin bundan haberiniz var mı? Daha geçen hafta ıspanak bulamadık, sefil olduk sefil.

13.11.12

Minyatür İnsanlarla Sosyalleşmek

resim funkiddos.com dan

Haftasonu Gent’e gittik. Gent yazısı yarın Habere Dikkat'te. Oraya kadar gitmişken de taaaa Gana’dan tanıdığım, aynı anda taşındığımız ve ev alıp oraya yerleşen İtalyan arkadaşımıza da uğrayalım dedik. Biz tanıştığımızda çocuk lafını bile duymak istemezdi. Zamanla insanların fikirleri değişiyor, anlarım, saygı duyarım, bizimki de arka arkaya 2 çocuk doğurdu. Oraya kadar gelmişken size de uğrayacağız, saat 14 gibi sizde oluruz deyince “aaa ama o zaman çocukları göremezsiniz, saat 13:45-15:30 arası uyku saatleri” dedi. Çocuk değil saatli maarif takvimi sanki! Daha iyi ortada koşup gürültü yapan minyatür insanlar olmadan seninle rahat rahat sohbet ederiz diyemedim.

Çocuklu kadınlarla çocuksuz kadınlar arasında böyle bir senkronize olamama, aynı dili konuşamama durumu var. Tanıdığım çocuklar var, tanıdığım çocuklar arasında sevdiğim çocuklar var, tanıyıp da yıldızımızın hiç barışmadığı çocuklar da var. E şimdi ben bu kızı en son 4 yıl önce görmüşüm. Çocuklarını tanımıyorum, belki anlaşamayacağız. Ne malum?

Hayır yani bence çocuk da meraktan ölmüyor ben geliyorum diye. Çocuk dediğin minyatür bir birey. Ona sordun mu bakalım Pini gelecek tanışmak, konuşmak ister misin diye? Çocuk beni ne yapsın? Aynı dili bile konuşmuyoruz. Mecburen annesi bizi biraraya getirdi diye o da belki beni sevme numarası yapacak ama içinden “kardeşim şu eve bir gün de boyu boyuma, espri anlayışı espri anlayışıma uygun insan gelsin, bu ne kazık gibi tipler gelip gidiyor” diyor. Ona göre inek sesi, kedi sesi vs çıkaran oyuncak komik mesela. Bana göre de Seinfeld komik. Şimdi biz orta noktayı nasıl bulalım? Onun günlük derdi bugün yine mi süt, yine mi ezilmiş meyve var yemekte. Benim günlük derdim ne olacak bu ekonominin hali. Otursam nasdaq da düşmüş desem o bana boş boş bakacak. O bana bıktım bu ezilmiş kabaktan valla kusmak geliyor içimden dese, ben ezilmiş kabağı 37 yıl önce yemişim en son, empati yapmama imkan yok, tadını unuttum. E o zaman ne oluyor, ben abudik gubudik sesler çıkarıyorum o da bana baka baka ağlıyor. Sevmediği zaten üstüme kusmasından belli. Pasif agresif protesto işte.

Zaten 4 yıldır görüşmemişiz, o 4 yılda arkadaşım 1.tekil şahıstan 1.çoğul şahısa geçmiş, hayali arkadaşlardan kurulu bir koloni olarak bir arada yaşıyorlar gibi “bu aralar iyi uyumuyoruz, akşamları çok uyanıyoruz, kakamız da cıvık” diye konuşmaya başlamış. O kaka detayını paylaşmazsak ben çok sevinirim ama eminim asıl çocuk da sevinir. özel hayatın gizliliği ilkesi diye birşey var sonuçta. İnsanın kakasından özel birşey de düşünemiyorum, kakası ulu orta sohbetlere meze olmuş, bence ağırına gidiyordur. Hebe gübe’den çıkıp kendini ifade edebilse belki bunu böylece söyleyecek ama o hebe gübe dedikçe etrafındakiler de anlamsız ses öbekleriyle konuştuğu için çocuğun kafa karışıyor.

Bir de bu minyatür insanların hepsi bir dönem birbirine benziyor. Türkiye’dekiler kahverengi göz kahverengi saç, işte buralardakiler de sarı kafa mavi göz. Bunların hepsinin adını aklında tut (karıştırırsan arkadaşların çok bozuluyor), zaten yeni moda isimlerin hepsi birbirine benziyor, bir de hepsinin yaşlarını da aklında tut. Bana hepsi 3 yaşında gibi görünüyor mesela. "Aaaa olur mu teyzesi biz 78 haftalığız!" Biz derken? Daha da mühimi teyze derken??? Ay hesabıyla konuştukları zaman bayağı ÖSS matematik sorusu gibi. 63 haftalık bebek ne kadarlık bebektir hadi bakalım hesapla. Şimdi bir yılda kaç hafta vardı, böl onu o rakama. Şunu normal yaşla söylesek?

O gün de işte arkadaşım illa görüşelim tanışalım diye uyuyan çocukları uyandırdı. E uyanan çocuk ne yapar? Avaz avaz ağlar. Çok normal, ben çocuğu ayıplamıyorum, beni de tanımadığım birisine göstermek için uykumun arasında uyandırsalar ben de avaz avaz ağlarım. Hatta daha kötü şeyler de yapabilirim. Uyuyan insana saygı gösterelim arkadaşım, boyutu ne olursa olsun.

Yani çocukları da bizi de birbirimizle tanıştırmak için zorlamasınlar, olmuyor. Bir takım sosyal ortamlarda karşı karşıya gelir, el sıkışır tanışırız elbet, anlaşırsak zaten o benim üstüme kusmaz ya da yüzümü görür görmez testere 5’i zorla seyrettiriyormuşuz gibi boğazını yırta yırta ağlamaz. Anlaşırsak anlarsınız anlaşamazsak da artık düğünlerinde görüşür bir altın takarız.

8.11.12

Sonu İneklerle Biten Macera


Küresel ısınma yüzünden Paris ve İstanbul iki ayrı yarıkürede gibi son birkaç yıldır. Siz hala kışılkları çıkarmadınız, mevsim yazdan ilkbahara geri sardı. Fakat biz donuyoruz. Kışlıkları çıkarmayı geçtim, ısıyı hapseden kıyafet arıyoruz. Bir de üstüne kaloriferlerimiz bozuldu. Bir süre fırını 250 derecede yakıp, kapağını açıp önünde ısınma “dahiyane” fikrini denedikten sonra aklımıza daha bilimsel bir gerçek olan “yiyerek ısınmak” çözümü geldi.

Kış yemeği deyince aklınıza soba üzerinde kestane gibi nostaljik şeyler geliyordur. Bizim aklımıza fondue geliyor.  

Çekirdek ailemizin %50 nüfusu İsviçreli demiştim ya, işte İsviçre’nin de milli yemeği fondue. Ekmeği alın, uzun çatalın ucuna takın, koyu peynir karışımına batırın, güzelce karıştırın, aman ha ekmeği çatalın ucundan düşürmeyin yoksa 2.tur içkileri siz ısmarlarsınız, ya da arkadaşlarınız daha acımasızsa şarkı söylenmeniz gerekebilir, ekmeği peynir karışımının içinde kaybeden yandı, şimdi çatalınızı havaya kaldırın, uzayan peyniri de dolayın ekmeğin etrafına, ağzınızda eriyen peynirin, koyu kıvamlı köy ekmeğinin, genzinizi tatlı tatlı yakan kirsch’in tadını hayal edin. Düşününce bile içi ısınıyor insanın değil mi?

Kelimenin kökeni fransızca erimek fiilinin, geçmiş zamanının feminen halinden geliyor. (Fransızlar dillerini zorlaştırmayı seviyor evet) İsviçre’nin milli yemeği hatta İsviçre birliğini simgeleyen fondue’yü geleneksel olarak fondue’yü erkekler yapıyor. Erkekler peyniri kesiyor, karışımı hazırlıyor, eriyene kadar karıştırıyor, ekmekleri küçük lokmalar halinde hazırlıyor, siz de elinizi kıpırdatmadan yemeğin hazır olmasını bekliyorsunuz. İçinizin ısınması için bir sebep daha 

Fondue köy hayatıyla özdeşleşmiş bir yemektir fakat gerçekte bir şehir yemeğiymiş. Çünkü gruyère gibi peynirler köylerde yaşayanların alamayacağı kadar pahalıymış. İsviçre’de peynir hala pahalı olduğuna göre gruyère ucuzlamamış ama İsviçre köylüsü zenginleşmiş diyebiliriz. Gruyère dedik ve geldik şimdi yazının asıl konusuna.

Fondue farklı bölgelerde farklı peynirlerden yapılıyor ama gruyère peyniriyle yapılanın tadı bir başka oluyor. Gruyère peyniriyle yapılanı da bir kere bile olsa gidip Gruyères’de yemek gerekiyor. Söylediğim yerlere gidin ama yaptıklarımın hepsini yapmayın. Şöyle ki;

İnsan her ne kadar kendini tanısa da arada bir arkadaşlarının dolduruşuna gelebiliyor. Talihsiz ve anlık bir “ne var ben de macera seven bir insan olabilirim, belki de ben hep macerasever bir insandım ama hiç şans verillmemişti” dolduruşuyla uzun bir dağ yürüyüşü ve ardından geceyi bir chalet’de geçirmeye razı oldum. Sene 2001. 

Arkadaşlar, daha az tanıdığım arkadaşlar, hiç tanımadığım arkadaşların arkadaşları bir grup çıktık yola. Tırman tırman ucu yok bu dağın. İsviçrelilerin dağ yürüyüşü performansına bizim ayak uydurmamız zor. Onlar alışık, önden koştur koştur gidiyor, beni görseniz sanki Everest’e tırmanıyorum son 200 m kalmış. Nefes nefese. Kalp krizi geçiriyorum sanırım, yok yok donarak ölmek bu olmalı, galiba ayak parmaklarımı hissetmiyorum, doğanın güzelliğine odaklan belki yorulduğunu hissetmezsin, ama yorgunluktan gözlerim buğulu görüyor doğa güzelse bile ben göremiyorum, kulaklarım da tıkandı!
Sonunda hava kararmadan ve ben son nefesimi vermeden hemen önce kalacağımız chalet’ye vardık. İçerisi kalabalık. Herkes bir yandan fondue yiyor bir yandan beyaz şaraplarını içiyor. Chalet’de kalmayı kabul etmiştim ama nedense bir tek biz oluruz sanmıştım. Bir de itiraf ediyorum chalet deyince bir tip otel sanmıştım, yürürüz yürürüz, sıcak duş alıp ısınır, yemek yeriz sonra da herkes kendi odasına çekilir, kitabını okur, temiz hava da iyi gelir mis gibi mışıl mışıl uyurum diye hayal etmiştim. 

Oysa chalet hafif büyükçe bir ev. Bütün köy de orada. Arada bir bütün bu insanlar nerede uyuyacak diyorum. Onlar buranın insanları geriye köye yürüyecekler diyorlar. Ben gündüz gözüyle tık nefes oldum tırmanırken, -nasıl güvendiysem arkadaşlarıma bu kadar- insanlar sarhoş sarhoş karanlıkta nasıl geri dönecek diye sorgulamak hiç aklıma gelmedi. Sonunda birer ikişer masalar boşaldı. En son biz kalktık. 

Chalet’nin ortası ahır. Kışın büyükbaş hayvanların varlığı binayı daha da ısıttığı içinmiş. Ama haliyle kokuyorlar. Doğa şahane birşey de bütün canlılar kendi evlerinde uyusa daha da şahane olabilir sanki. Herkes bir odaya giriyor, ben de peşlerinden. Az önce iyi geceler diye yemek odasından çıkan herkes yan yana yer yataklarına kıvrılmış, horul horul, gürül gürül uyuyor. Odada rahat 50 kişi var. Ve şarapları içenler gök gürültüsü şeklinde horluyor. O arada iç sesim: “bu yer yataklarının örtülerini her gün yıkamıyorlardır muhtemelen değil mi? Acaba yürümeye kalksam arabayı bulabilir miyim? Dağda ne hayvanları vardır ki? Kesin ayı falan vardır, karanlıkta göremem de toslarım hayvana. İneklerin yanına insem beni tekmelerler mi? Az önce bütün canlılar ayrı ayrı uyusun diyordum gerçi ama. Yok bu örtülerde kimbilir kimler yattı ben hayatta kafamı koyamam. Hoş şu an ben de pislik içindeyim. Yemek odasına dönsem? Ben kim macera kim? Yok ben hayatta uyuyamam bütün gece ayakta beklesem? Hiçbir yere değmeden otursam kulaklarımı tıkasam? Gidip şu ineklerin yanına bir daha baksam mı? Kokuyorlar ama horlamıyorlar en azından...” 

Ve sonunda geceyi duvarın dibine çömelip uyumadan geçirdim. Şafak sökerken beni maceraya bulaştıran talihsiz kişiyi uyandırdım (isim verip kendisini rencide etmek istemem), hayatımda hiç olmadığı kadar hızlı yürüyerek olay yerinden uzaklaştık. Tırmanmamız bütün gün sürmüştü ama arabaya geri dönüşümüz 12,5 dakika sürdü. Eve döner dönmez kaynar sularla saçlarımı 7 kere yıkadım. Hala inek kokusu geliyordu burnuma. 

İşte bunun içindir ki Gruyères’e gidin, fondue’yü memleketinde yiyin, yazın giderseniz masallardan fırlamış gibi duran minik evlerin teraslarında yaz meyveleri üzerine koyu Gruyères kaymağının tadına da bakın. Ama size geleneksel bir chalet deneyimine ne dersiniz diyen olursa ardınıza bile bakmadan kaçın.